KUŞLARIN EVRİMİ İDDİASI NEDEN ÇIKMAZDADIR?

 

Evrimciler kuşların sürüngenlerden türediği iddiasındadırlar. Ama bu iddianın hiçbir kanıtı yoktur. Aksine, böyle bir değişimin imkansız olduğunu gösteren pek çok kanıt vardır. Örneğin kara canlısı olan sürüngenlerin nasıl olup da uçmaya başladıkları sorusu evrim teorisi için cevapsızdır ve nitekim bu, evrimciler arasında da çeşitli spekülasyonlara neden olmuş bir ko-nudur. Bu konuda başlıca iki teori vardır.


İlk teori, kuşların atalarının ağaçlardan ağaçlara süzülen kara canlılarından zaman içinde evrimleştiklerini, yani ağaçlardan yere indiklerini [arboreal (ağaçla ilgili) teori]; diğer teori ise karadan havaya yükselerek evrimleştiklerini savunur [cursorial (koşmayla ilgili) teori]. İkinci teoriye göre, avlamak istedikleri sineklerin peşinden koşan ve bu sırada ön kollarını, avlarını yakalamak üzere sıkça savuran kara canlılarının kolları zamanla kanatlara dönüşmüş ve bu canlılar her nasılsa kanatlanarak kuş olup uçmuştur! Bu iddialara göre bir kara canlısında, hem son derece kompleks bir yapı olan kanat tesadüfen meydana gelmiş, hem de bu canlı, son derece farklı bir anatomik yapıya sahip olan uçucu bir kuşa dönüşmüştür.


Kuşkusuz ki, her iki teori de tamamen spekülatif temellere dayanmaktadır. Teorilerin ikisi de hem son derece mantıksızdır hem de bilimsel kanıttan yoksundur. Üstelik burada, evrimcilerin görmezden geldikleri, kasıtlı olarak ihmal ettikleri önemli bir nokta vardır. Cursorial teoriye göre kara canlılarının peşinden koştuklarını iddia ettikleri sinek, zaten uçmaktadır. Bu canlı, saniyede 500 kere çarpan kanatlarıyla, olağanüstü denge sistemi ve kusursuz uçuş tekniğiyle mükemmel bir yaratılış harikasıdır. Ancak bütün bunlara rağmen evrimciler yine de uçmayı bir şekilde başarmış bir kara canlısının olduğunu "varsayarlar". Yale Üniversitesi Jeoloji Kürsüsü profesörü John Ostrom, evrimcilerin bu konudaki hayali yaklaşımlarını şöyle açıklar:


"Herhangi bir pro-avis'e (uçuş öncesi canlıya) ait hiçbir fosil kanıtı yoktur. O tamamen kuramsal bir kuş öncülüdür... Böyle bir canlının yaşamış olması gerekmektedir".40 Böyle bir canlının, ancak evrimcilerin beklentilerine göre yaşamış olması gerekmektedir. Ama gerçekte bu, yaşanmamış bir evrim süreci ile ilgili uydurulmuş hayal ürünü bir canlıdır.


Medyada insanlara aktarılan kuşların evrimi senaryoları, bilimsel bir bulguya değil, evrimi bir dogma olarak benimseyen ve teoriye felsefi nedenlerle bağlılıklarını sürdüren araştırma-cıların önyargılarına dayanır. Asıl dikkat çekici olan nokta ise, bilimin bulgularının gerçekte bu Darwinist iddiaları kesin bir şekilde reddediyor olmasıdır. Kuşlardaki özgün yapılar, orta-ya koydukları "indirgenemez komplekslik" özelliğiyle evrimi yalanlamakta, kuşları Allah'ın ya-rattığı gerçeğini doğrulamaktadır. Şimdi kuşlardaki yapıları daha yakından inceleyelim:


Kuş Akciğerinin İndirgenemez Kompleks Yapısı


Dinozorlar sürüngenler familyasındandırlar. Kuşlarla sürüngenler familyası incelendiğinde birbirlerinden çok farklı bir fizyolojiye sahip oldukları görülür. Öncelikle kuşlar sıcakkanlı oldukları halde sürüngenler soğukkanlıdır. Soğukkanlı sürüngenlerin metabolizmaları yavaş işler. Kuşlar ise uçma gibi yorucu bir hareket için çok fazla enerji tüketirler. Metabolizmaları sürüngenlerinkinden çok daha hızlıdır. Kuşlarda hücrelere oksijenin iletilmesi çok çabuk gerçekleşmelidir. Bunun için özel bir solunum sistemiyle donatılmışlardır. Akciğerlerde hava tek yönde ilerleyerek organizmanın oksijen kazanımını geciktirmez. Sürüngenlerde ise alınan hava aynı kanallardan tekrar geri gönderilmelidir. Tek yönlü hava kanalı sadece kuş akciğe-rinde bulunan, özgün bir yapıdır. Böyle kompleks bir yapının aşamalarla ortaya çıkması müm-kün değildir. Çünkü canlının hayatta kalması için söz konusu tek yönlü hava kanalı sistemi ve akciğerler kusursuz bir şekilde ve her an var olmalıdır. Darwinizm'e getirdiği eleştirilerle tanı-nan moleküler biyolog Michael Denton bu konuda şunları söylemektedir:


"Böyle özgün bir solunum sisteminin evriminin, omurgalılardaki standart tasarımdan aşa-malarla ve belli bir yön olmaksızın nasıl gerçekleşmiş olabileceğini zihinde canlandır-mak; özellikle solunumun organizmanın hayatta kalmasında üstlendiği kritik rol gözönü-ne alındığında, çok zordur."41

 



Kuş akciğerleri, kara canlılarının akciğerlerine göre tamamen ters biçimde işler. Kara canlıları havayı aynı kanaldan alır ve verirler. Kuşlarda ise, hava akciğerde sürekli tek bir yönde hareket eder. Bu, akciğerlerin etrafında bulunan özel "hava kesecikleri" tarafından sağlanmaktadır. Detayları arka sayfada görülen bu sistem sayesinde kuşlar bizim gibi kesintili biçimde değil, sürekli olarak nefes alırlar. Uçuş sırasında yüksek miktarda oksijene ihtiyaç duyan kuşlar için böyle özel bir "donanım" yaratılmıştır. Bu yapının sürüngen akciğerinden evrimleşe-rek ortaya çıkması ise imkansızdır, çünkü iki farklı akciğer yapısı arasındaki "ara" bir yapıyla nefes alınamaz.

 

1. Kuş Akciğerinin Özgün Yapısı Evrimi Yalanlıyor

 



NEFES ALIRKEN: Kuşun nefes borusundan içeri giren temiz hava, hem akciğere hem de akciğerin arkasında bulunan arka hava keseciklerine girer. Akciğerde bulunan kirlenmiş hava ise ön hava keseciklerine aktarılır. NEFES VERİRKEN: Kuş nefes verirken, arka hava keseciklerinde biriktirilmiş olan temiz hava, akciğerin içine dolar. Bu sistem sayesinde kuşun ciğerlerinde temiz hava akımı hiç kesilmeden devam eder.

 

Sürüngen-kuş evrimi senaryosunu imkansız kılan çok önemli bir nokta, kuş akciğerinin evrimle açıklanamayan özgün yapısıdır.
Kara canlılarının akciğerleri "çift yönlü" bir yapıya sahiptir: Nefes alma sırasında, hava akciğerdeki dallanmış kanallar boyunca ilerler ve küçük hava keseciklerinde son bulur. Oksi-jen-karbondioksit alışverişi burada gerçekleştirilir. Ancak daha sonra, kullanılmış olan bu ha-va, tam ters yönde hareket eder ve geldiği yolu izleyerek akciğerden çıkar, ana bronş yoluy-la da dışarı atılır.
Kuşlarda ise hava akciğer kanalı boyunca "tek yönlü" hareket eder. Akciğerlerin giriş ve çıkış kanalları birbirlerinden farklıdır ve bu kanallar boyunca uzanan özel hava kesecikleri sa-yesinde hava daimi olarak akciğer içinde tek yönlü olarak akar. Bu sayede kuş, havadaki ok-sijeni kesintisiz olarak alabilir. Böylece kuşun yüksek enerji ihtiyacı karşılanmış olur. "Avien akciğer" olarak bilinen bu özel solunum sistemi, konunun uzmanlarından H. R. Duncker tara-fından şöyle anlatılmaktadır:


"Kuşlarda ana bronş, akciğer dokusunu oluşturan tüplere ayrılır. "Parabronş" olarak ad-landırılan bu tüpler sonunda tekrar birleşerek, havanın akciğerler boyunca tek bir yönde devamlı akımını sağlayacak sistemi meydana getirirler... Kuşlardaki akciğerlerin yapısı ve genel solunum sisteminin çalışması tümüyle kendine özgüdür. Kuşlardaki bu "avien" sistemi başka hiçbir omurgalı akciğerinde bulunmaz. Bu sistem bütün kuş türlerinde aynıdır".42
Önemli olan, çift yönlü hava akışına sahip olan sürüngen akciğerinin, tek yönlü hava akışına sahip olan kuş akciğerine evrimleşmesinin imkansız oluşudur. Çünkü bu iki akciğer yapısının arasında kalacak bir "geçiş" modeli mümkün değildir. Bir canlı yaşamak için daima nefes almak zorundadır ve akciğer yapısını baştan aşağı değiştirecek bir yapı değişikliği mutlak ölümle sonuçlanacaktır. Kaldı ki bu değişiklik evrime göre milyonlarca yıl içinde kade-me kademe gerçekleşmelidir, oysa akciğeri çalışmayan bir canlı birkaç dakikadan fazla yaşayamaz.


Avustralya'daki Otega Üniversitesi'nden moleküler biyolog Michael Denton, kuş akciğerinin kökenine evrimci bir açıklama getirmenin imkansızlığını şöyle belirtir:


"Böyle tamamen değişik bir solunum sisteminin, azar azar küçük değişikliklerle standart omurgalı dizaynından evrimleşmiş olduğu iddiası, düşünülmeden ortaya atılmış bir tez-dir. Solunum faaliyetinin bu evrim süresince hiç aksamadan korunması, organizmanın hayatını sürdürmesi için gereklidir. En küçük bir eksik fonksiyon ölümle sonuçlanacak-tır. Kuş akciğeri de, içinde dallanmış olan parabronşlar ve bu parabronşlara hava sağlan-masını garanti eden hava kesesi sistemi ile birlikte en üst düzeyde gelişmiş olana kadar ve beraberce, iç içe geçmiş mükemmel bir şekilde işlevini yapana kadar, bir solunum or-ganı olarak görev yapamaz".43

 



Bu şemalarda çok basitleştirilmiş halde gösterilen bu akciğer sisteminin daha pek çok detayı vardır. Örneğin ciğerlerle keseciklerin bağlantı noktalarında, ha-vanın doğru yönde akmasını sağlayan özel tıkaçlar ve kapakçıklar bulunmakta-dır. Tüm bunlar, ortada çok kusursuz bir yaratılış olduğunu göstermektedir. Bu özel sistemler, hem evrim iddiasına yönelik öldürücü bir darbedir hem de Yaratılış Gerçeğinin sayısız delilinden biridir.

Kısacası, kara tipi akciğerden hava tipi akciğere geçiş, ara geçiş safhasında bulunan bir akciğerin hiçbir işlevselliğinin olmaması nedeniyle mümkün değildir.
Bu konuda belirtilmesi gereken ikinci nokta, sürüngenlerin diyaframlı, kuşların ise diyaframsız bir solunum sistemine sahip olmalarıdır. Bu farklı yapı da yine iki akciğer tipi arasında gerçekleşecek bir evrimi imkansız kılar. Solunumsal fizyoloji alanında otorite sayılan John Ruben, bu konuda şu yorumu yapar:
"Theropod bir dinozorun kuşlara evrimleşmesi, diyaframında ciddi bir handikap oluşmasını gerektirecektir, ama bu durum canlının nefes alma yeteneğini çok kritik bir biçimde sınırlayacaktır... Buna neden olabilecek bir mutasyonun selektif bir avantaj sağlaması imkansız gözükmektedir". 44

 


Kuş akciğerinin evrime meydan okuyan bir diğer özelliği, hiçbir zaman havasız kalmayan ve kaldığında "çökme" tehlikesiyle karşılaşan ilginç yapısıdır. Michael Denton, bu konuyu da şöyle açıklar:


"Bu denli farklı bir solunum sisteminin, standart omurgalı dizaynından evrimleş-miş olabileceğini düşünmek neredeyse imkansızdır. Özellikle de solunum sisteminin çalışır halde korunmasının bir organizmanın yaşamı için ne kadar zorunlu olduğu düşünüldüğünde. Dahası, avien akciğerinin kendine özgü form ve fonksiyonu, daha bir çok özelleşmiş adaptasyonu gerektirecektir... Çünkü öncelikle, avien akciğeri vücut duvarlarına sıkıca tutturulmuştur ve hacim olarak genişlemesi mümkün değildir. Öte yandan, akciğerdeki hava tüplerinin çok dar yarıçapları ve bunların içindeki herhangi bir sıvının yüksek yüzey gerilimi nedeniyle, avien akciğeri, diğer omurgalıların aksine, kendi içinde çökmüş bir durumdan alınıp yeniden havayla doldurulamaz... (Bu yüzden) Kuşlarda, akciğerin içindeki hava kesecikleri, diğer omurgalıların aksine, hiçbir zaman boşaltıl-maz. Aksine ciğerler ilk gelişmeye başladıkları andan itibaren daima ya sıvıyla (embriyo aşamasında) ya da havayla doludurlar."45

 



Kuş akciğeri içinde yer alan ve havanın tek yönlü olarak hareket etmesini sağlayan küçük "parabronş" tüpleri. Bu tüplerin her biri 0.5 mm çapındadır. Bu mü-kemmel sistem, kuşlar dışında başka hiçbir canlı anatomisinde bulunmayan özel bir yapıdır ve başka bir canlıdan evrimleşmesi imkansızdır.

Yani, kuşların akciğer kanalları o kadar dardır ki, bu akciğerin içindeki hava kesecikleri diğer kara canlılarının ciğerleri gibi havayla dolup boşalamaz. Eğer kuş akciğeri bir kez tam olarak boşalsa, kuş bir daha ciğerlerine hava çekemeyecek ya da en azından bunu yapmakta çok büyük bir zorluk çekecektir. Bu yüzden akciğerin etrafına yerleştirilmiş olan hava kese-cikleri sürekli bir hava akışı sağlar ve ciğerleri havasız kalıp sönmekten korur.
Elbette ki, sürüngenlerin ve diğer omurgalıların akciğerlerinden tamamen farklı olan ve olağanüstü derecede hassas dengelere dayanan bu sistem, evrimin iddia ettiği gibi bilinçsiz mutasyonlarla, kademe kademe gelişmiş olamaz. Denton, kuş akciğerinin bu yapısının Darwinizm'i geçersiz kıldığını şöyle ifade etmektedir:
"Kuş akciğeri, bizleri, Darwin'in 'eğer birbirini takip eden çok sayıda küçük değişiklikle kompleks bir organın oluşmasının imkansız olduğu gösterilse, teorim kesinlikle yıkılmış olacaktır' şeklindeki meydan okuyuşuna cevap vermeye götürmektedir".46 Kuş akciğerinin özgün yapısı bize çok önemli birşeyin de hatırlatıcısıdır. Evrim teorisi, gerçeklerle taban tabana zıt bir dogmadır. Kuşların kökeniyle ilgili iddialarının ne kadar hayali olduğu ortadadır. Evrimciler, teorilerini destekleyebilecek hiçbir fosil kaydı olmadığı halde, kuşların ağaçlardan ağaçlara atlayan kara canlılarını ya da avlayacakları sineklerin peşinden koşarken savurdukları önkolları kanatlara dönüşerek kuş olup uçan dinozorların hikayelerini anlatmaktadırlar. Darwin'den bu yana geçen yaklaşık 150 yıl boyunca kuş evrimini destekle-yebilecek tek bir kanıt bulunamamıştır. Günümüzde Darwinistlerce desteklenmeye devam edilen kuşların evrimi teorileri sadece birer hayalden ibarettir. Modern bilim ise, kuşların evrimle ortaya çıkması mümkün olmayan yapılara sahip olduklarını göstermektedir.


Kuşların evrimi teorileri birer HAYAL, kuş akciğerindeki indirgenemez komplekslik bir GERÇEKtir ve bu canlıları Allah'ın yarattığını kanıtlamaktadır. Elbette ki on yıllarını bilime adamış uzmanların gerçeği bırakıp da hayallerin peşinde koşmayı sürdürmelerinin sebebi Bİ-LİMSEL değil, PSiKOLOJİKtir, İDEOLOJİKtir.


Kısacası kuşların evrimiyle ilgili medyada gördüğünüz tüm iddia ve haberler, bilimsel doğrulara değil, felsefi nedenlerle ayakta tutulan bir dünya görüşüne, Darwinizm'e zemin sağlama çabalarına dayanmaktadır. Ancak böylesine sahte bir teoriye zemin sağlamak için her ne çaba gösterilirse gösterilsin, kuşların evrimi propagandası bilimsel olarak geçersizdir.
Allah bu gerçeği bir ayetinde şu şekilde haber vermiştir:


Onlar, üstlerinde dizi dizi kanat açıp kapayarak uçan kuşları görmüyorlar mı? Onları Rahman (olan Allah')tan başkası (boşlukta) tutmuyor. Şüphesiz O, her-şeyi hakkıyla görendir. (Mülk Suresi, 19)


2. Kuş Kanadının İndirgenemez Kompleks Yapısı


Uçuşun hayali evrimini kabul etmek, belli aşamalarda kanatların "ilkel" ve dolayısıyla yetersiz olduğunu kabul etmeyi gerektirir. Ancak "yetersiz bir kanat" çok az da olsa uçmak için bile yeterli değildir. Uçuşun gerçekleşebilmesi için, canlıda kanatların eksiksiz ve kusursuz olarak bulunması gerekir. Bu durumu evrimci biyolog Engin Korur şöyle itiraf etmektedir:


"Gözlerin ve kanatların ortak özelliği ancak bütünüyle gelişmiş bulundukları takdirde vazifelerini yerine getirebilmeleridir. Başka bir deyişle, eksik gözle görülmez, yarım kanatla uçulmaz. Bu organların nasıl oluştuğu, doğanın henüz iyi aydınlanmamış sırlarından birisi olarak kalmıştır."47


Bir paleontolog olan ve fosil kayıtlarının Darwinci kademeli evrim modelini açıkça yalanladığını gösteren Stephen J. Gould ise kuşların kanatlarının yavaş yavaş gelişmiş olamayaca-ğını şu sözlerle ifade eder:


"Ancak eğer evrim, her biri doğal seleksiyonla seçilen ara geçişlerden oluşan uzun bir seriyi katetmek zorundaysa, böyle detaylı yapıları nasıl elde edebilirsiniz? % 2 kanatla uçamazsınız. Diğer bir deyişle, doğal seleksiyon ancak çok detaylı formlarda kullanıla-bilen böyle yapıların başlangıç aşamalarını nasıl açıklayabilir?"48


Korur ve Gould, kanatların kademeli gelişimi modelinin açmazları konusunda gayet hak-lıdır. Ancak burada vurgulanması gereken çok önemli bir nokta daha vardır. Evrim teorisinin iddialarına göre bir özelliğin seçilmesi için o özelliğin fonksiyonel olması gerekir. En önemlisi, rastlantısal değişimlerin aşama aşama gelişmesi sürecinde canlının yaşamını sürdürebilen "fonksiyonel bir bütün" olması şarttır.


American Zoology dergisinde yayınlanan bir makalesinde, biyoloji profesörü ve aynı zamanda bir kuşbilimci olan Walter. J. Bock bu konuda şunları yazar:


".evrimsel bir seride organizmalar, bu serinin her bir aşamasında belli çevrelerden [çevre şartlarından] doğan seçilimsel ihtiyaçlarla başarılı bir şekilde etkileşim içinde olan fonksiyonel bütünler olmalıdır."49 (vurgu bize ait)
Burada kanatların evrimi iddialarıyla ilgili çok önemli bir çelişki ortaya çıkmaktadır. Çünkü ön ayaklarda meydana gelecek mutasyonlar, canlıya çalışır bir kanat kazandırmadığı gibi, onu ön ayaklarından da mahrum bırakacaktır. Bu ise, bu canlının, diğer türdeşlerine göre daha dezavantajlı (yani sakat) bir bedene sahip olması anlamına gelir. Elbette ön ayakları fonksiyonel bir ayak veya fonksiyonel bir kanat olarak işe yaramayan bir canlı, avcılardan korunma, avlanma, eşleşme gibi yaşamsal faaliyetlerini eskiden olduğu gibi rahat bir şekilde yerine getiremeyecek, kazandığı bu dezavantaj yüzünden elenip yok olacaktır.


Kuşların Doğa Tarihi ve Archaeopteryx


Kuşların anatomilerindeki komplekslik bizlere bu canlıları Yüce Allah'ın yarattığını gösterirken, fosil kayıtları da bu gerçeği destekler şekilde canlıların "aniden ortaya çıktıklarını" kanıtlamaktadır.
Bilinen en eski kuş fosili, 150 milyon yıl yaşındaki Archaeopteryx'tir. Bu canlı, kusursuz uçuş kasları ve uçuşa uygun tüyleriyle, uçucu bir kuştur. Daha önce yaşamış yarı sürüngen yarı kuş hiçbir canlının fosiline rastlanmamıştır. Dolayısıyla Archaeopteryx'in ilk kuş olduğunu ve modern kuşlar kadar "uçucu" olan yapısıyla evrim teorisi aleyhinde bir delil olduğunu söyleyebiliriz.


Yine de evrimciler 19. yüzyıldan bu yana Archaeopteryx hakkında spekülasyon yapmak-tadırlar. Ağzında dişlerin, kanatlarında pençe benzeri tırnakların var olması ve uzun kuyruğu, fosilin bu açılardan sürüngenlere benzetilmesine neden olmuştur. Pek çok evrimci Archa-eopteryx'i "ilkel kuş" olarak tanımlamış, hatta bu canlının kuşlardan çok sürüngenlere yakın olduğunu iddia etmiştir.


Ancak bu efsanenin çok yüzeysel olduğu; canlının hiç de "ilkel kuş" olmadığı; aksine iskelet ve tüy yapısının uçmaya son derece elverişli olduğu; sürüngenlere benzetilen özellik-lerinin tarihte yaşamış ve hatta günümüzde yaşayan diğer bazı kuşlarda da bulunduğu zamanla ortaya çıkmıştır. Archaeopteryx hakkındaki evrimci spekülasyonlar günümüzde büyük ölçüde dinmiş durumdadır. Dünyanın önde gelen ornitoloji (kuş bilimi) uzmanlarından biri olan Kuzey Carolina Üniversitesi Biyoloji Bölümü profesörü Alan Feduccia'nın belirttiği gibi "Archaeopteryx'in çeşitli anatomik özellikleri üzerine yapılan yeni araştırmaların pek çoğu, bu canlının daha önce hayal edilenden çok daha kuş-benzeri bir canlı olduğunu göstermiştir". Archaeopteryx hakkında çizilen "yarı sürüngen canlı" portresinin ise yanlışlığı ortaya çıkmıştır; yine Feduccia'ya göre "Archaeopteryx'in theropod dinozorlara olan benzerliği çok büyük ölçüde abartılmıştır."50


 

Kısacası kuşların evrimi, biyolojik veya paleontolojik kanıtları olan tutarlı bir tez değil, Darwinist önyargılardan kaynaklanan tamamen hayali ve gerçek dışı bir iddiadır. Bazı uzman-ların bilimsel bir gerçekmiş gibi söz etmeyi sevdiği kuş evrimi konusu, felsefi nedenlerle ayakta tutulan bir masaldan ibarettir. Bilimin gösterdiği gerçek, kuşlarda kusursuz bir yapının olduğu yani kuşları Allah'ın muhteşem özelliklerle ve donanımlarla yaratmış olduğudur. Bir ayette şöyle buyrulmaktadır:


Görmedin mi ki, göklerde ve yerde olanlar ve dizi dizi uçan kuşlar, gerçekten Allah'ı tesbih etmektedir. Her biri, kendi duasını ve tesbihini şüphesiz bilmiştir. Allah, onların işlediklerini bilendir. (Nur Suresi, 41)


Tüydeki mikroskobik kanca sistemi


Evrimciler, kuşların sürüngenlerden evrimleştiğini savunurlar. Ancak bunu geçersiz kı-lan birçok faktör vardır. Bunlardan biri, iki canlı grubunun son derece farklı olan yüzey yapılarıdır.
Kuşlar tüylerle, sürüngenler ise pullarla kaplıdır. Bu yapılar birbirlerinden son derece farklıdır ve tüylerin pullardan evrimleştiği iddiasını destekleyebilecek tek bir fosil örneği yoktur.


Tüylerdeki Hassas Düzen


Tüyler, "hayvanlarda bulunan en kompleks epidermal (üst deriye ait) uzantılar" olarak ni-telendirilmektedir.52 Bu olağanüstü yapılar, kuşların uçma işlevini sağlar, yüksek seviyede verimli, ama aynı zamanda son derece hafif özelliktedirler. Kuş kanatlarındaki tüyler Yüce Allah'ın üstün yaratmasını gözler önüne seren mükemmel yapılardır. Tüyler; ebat, şekil, renk ve doku açısından o kadar fazla çeşitliliğe sahiptir ki, çok az sayıda sanat eseri renk uyumunda tüylerle kıyaslanabilir.53
Ünlü ornitolog (kuş bilimci) Alan Feduccia, tüylerdeki mükemmel yapıyı şöyle tarif eder:


"Tüyler hafif, dayanıklı, aerodinamik bir şekle, kıllar ve çengellerden oluşan detaylı bir yapıya sahiptirler. Bu da onları su geçirmez yapar ve gagayla yapılan kısa süreli bir dü-zeltme, düzleşmiş tüyü tamamen anatomik şekle tekrar sokabilir."54


İrice bir kuşun tek bir uçuş tüyünde bulunan kılların sayısı 1.000.000'u bulabilir.55 Üstteki resimde, kıllar üzerinde bulunan minik kancaların 20,000 defa büyütülmüş resmini görüyorsunuz. Bu kancaların sahip oldukları yapı sayesinde, kıllar zorlandıklarında birbirinden ayrılabilirler ve böylelikle kuşun kanat ve tüylerinin sert rüzgarda zarar görmesini önlemiş olurlar.


Evrimciler tüylerin, kuşların sözde ataları olan sürüngenlerin pullarından evrimleştiğini iddia ederler. Oysa pullar, deride katlanmalardır; tüyler ise saça benzer şekilde derinin için-deki foliküllerden (küçük boşluk) çıkar. Tüyler, sap, kıllar ve kancalardan meydana gelir. Üstelik kıllarla pulların ortaya çıktığı yer de çok farklıdır.


Tüylerdeki Komplekslik


Tüyler ve diğer yapılar kuşun "elbisesini" (plumage) oluşturur. Elbise, dermal ve sub-dermal (derialtı) kaslar, bağlar, beyin ve duyu organları hep birlikte, kompleks bir ünite olarak çalışması gereken, 'parçaları birbirine bağlı' bir yapı oluşturur, aksi takdirde tüyün sağlıklı bir şekilde işlev görmesi mümkün olmaz. Ayrıca açı, kalınlık ve şekil gibi detaylarla olağanüstü bir hassasiyet söz konusudur. Öyle ki, en küçük sapmalar bile uçuşun sayısız sistemden oluşan müthiş komplekslikteki yapısını zedeler ve sistemi çalışmaz hale getirebilir. Bunlara folikül yapısı ve kompleksliği de dahil edildiğinde, bu sistemin evrimle ortaya çıktığı senaryoları büsbütün saçma bir hal alır. Gerçekte bu hayali evrimin aşamalarının tahmini dahi mümkün görünmemektedir.


Evrimci bir yayında bunun güçlüğü şöyle itiraf edilir:
"... ilk tüylerin evrimini düşünmede en önemli zorluk, bu yapının nasıl olup da, fonksiyo-nel olarak makul varsayıma dayalı morfolojik basamaklar[*] serisiyle ve sürekli seçici kuv-vetler serisinden geçerek oluştuğunu açıklamadaki zorluktur."56


Bir başka evrimci kaynakta ise şu yorum yapılır: "Tüylerin evriminin en eski aşamaları üzerinde bile spekülasyon yapmak zorluklarla doludur."57


Pul ile Tüy Arasındaki Aşılmaz Farklar

 



Evrim teorisi kuşların mükemmel ve uçmak için dizayn edilmiş tüylerinin sü-rüngen pullarından evrimleştiği iddiasındadır. Oysa tüyler ve pullar, yapı, gene-tik köken ve embriyolojik gelişim yönünden birbirlerinden tamamen farklıdır. Kuş tüyleri, doğrudan canlının kemiklerine tutturulmuş olan sağlam "telek"ler üzerinde gelişir. Bu yapı, kuşların sözde atası olan sürüngenlerin pullarından tamamen farklıdır. Pulların kemiklerle hiçbir bağlantısı yoktur.

Tüyle pul arasındaki büyük farklılık, ikisinin bilgisini genetik seviyede kodlayan genler arasında da mevcuttur. Bu durum ise kaçınılmaz olarak pullara sahip bir sürüngenin, sözde kuşa dönüşüm aşamasında, kuş tüyü için gerekli genetik bilgiyi hangi mekanizmayla, nasıl kazanmış olabileceği sorusunu gündeme getirir. Evrim teorisine göre doğada o zamana dek bulunmayan tüylerin genetik bilgisi yeni bilgi olmalı, ayrıca bu bilgiler sürüngenin DNA'sına doğal sebeplere dayalı bir mekanizmayla eklenmiş olmalıdır. Evrimciler sözde mekanizma olarak rastgele mutasyonları öne sürmektedirler. Ancak mutasyonların canlılara yeni genetik bilgiler eklemesi gibi bir durumun mümkün olmadığı, dolayısıyla onları evrimleştirici bir etkisi-nin olmadığı da bilinmektedir. Bir mekanizma göstermede çaresiz olan evrimciler yine de id-dialarından vazgeçmemekte, "vardır, o halde evrimleşmiştir" mantığında hareket etmektedir-ler. Bir başka deyişle, tüylerin pullardan evrimleştiği iddiası hiçbir bilimsel delil olmaksızın savunulmaktadır.


Evrimciler tüylerin evrimi iddialarındaki çıkmazı, senaryoya spekülatif bir aşama ekleyerek gidermeye çalışmışlardır. Buna göre tüylerin dinozorlarda, önce ısı yalıtımında fayda sağlayacak şekilde ortaya çıktığı, sonra bunların uçuşa faydalı olacak şekilde evrimleşerek özelleştiği iddia edilmektedir. Bu, evrimcilerin "işte öylesine hikayeler"inden bir tanesidir.** "İşte öylesine hikayeler" evrimcilerin sıklıkla başvurduğu ancak hiçbir bilimsel yönü olmayan hayali senaryolardır. Bu hikayelerin oluşturulması da son derece kolaydır. Önce bir canlıya ait özelliğin avantajlı yönü veya yönleri tarif edilir. Sonra bu avantajın nasıl evrimleşmiş olabileceğine dair bir senaryo üretilir. Elbette bu şekilde oluşturulacak evrimci tezlerin pratikte bir sınırı yoktur.


Diğer tüm "işte öylesine hikayeler" gibi, bu evrim hikayesi de yeni genetik bilginin nasıl ortaya çıkmış olabileceğine dair bir cevap verememektedir.


Kuşların Evrimi Senaryosuna Bir Darbe Daha


Bu konudaki bir diğer önemli nokta, uçamayan kuşlardaki tüy yapısının, tüylerin sözde evriminin önce ısı yalıtımı sonra uçuş için gerçekleştiği iddiasına tamamen aykırı özellikler göstermesidir. Tavuk gibi uçamayan kuşların tüyleri incelendiğinde bunların, uçan kuşlardaki tüylerden farklı olduğu görülür. Uçamayan kuşlarda tüyler, uçabilen kuşlardaki gibi aerodinamik yapıda değil, püskülleşmiş yapıdadır. Bu püsküller de memelilerin vücudunu kaplayan kıllarla benzerlik göstermektedir. Bu benzerlikle ilgili bilinmesi gereken şey, memelilerdeki kılların ısı yalıtımını çok sağlıklı bir şekilde düzenliyor olduklarıdır.58 Buna göre uçmayı müm-kün kılmayan ve püskülleşmiş yapıda olan tüyler ısı yalıtımı açısından avantaj sağlayacaktır.


Bu avantaj ise ısı yalıtımından uçuşa geçildiğini varsayan evrimci senaryoya darbe oluşturmaktadır. Çünkü bu senaryoya göre ilk başta ısı yalıtımı için evrimleştiği varsayılan tüyler püskülleşmiş yapıda olmalıdır ve bu durumda sadece daha iyi ısı yalıtımı sağlayan, yani daha fazla püskülleşmiş tüyler seçilecektir. Dolayısıyla püsküllü yapıdan aerodinamik yapıya doğru olduğu varsayılan hayali ilerlemeler elenecektir.


Bu durumda tüy yapısının ısı yalıtımından sonra uçmak üzere özelleşeceğini gösteren hiçbir kanıt olmadığı ortaya çıkar. Hatta uçamayan kuşlardaki kıl benzeri tüyler, bu hayali sürecin aslında tam aksi yönde çalışacağının düşünülmesini gerektirir. Kısacası evrimciler hayal kurmakta, gerçekleşmesi mümkün olmayan senaryolar geliştirmektedirler.
Pullar ve tüylerin yapıtaşları arasında biyokimyasal gelişim açısından önemli bir fark var-dır. Her ikisi de keratinden (insan saçının da yapı taşı olan bir tür protein) meydana gelir; tüyler F-keratin, pullar ise A-keratinden yapılır. Ancak bu iki tip keratinin biyokimyasal yolları birbirinden çok farklıdır. Bu konuda önde gelen uzmanlardan biri olan A. H. Brush, şu yorumu yapar: "


Morfolojik seviyede tüylerin, sürüngen pullarıyla genellikle homolog oldukları düşünü-lür. Ancak tüyler gelişim sırasında; morfojenezde [şekil/form oluşumu], gen yapısında, protein şeklinde ve dizisinde ve filament oluşumu ve yapısında pullardan farklıdır."59


Fosil Kayıtları Tüy Evrimini Reddediyor


Pul ile tüy arasındaki aşılmaz yapısal farklılıklar evrimcilerin iddialarının geçersizliğini açıkça ortaya koymaktadır. Bütün bunların yanı sıra bilinen en eski kuş olan Archaeopteryx günümüzün uçucu kuşlarından farksız, asimetrik bir tüy yapısına sahiptir. Yani bilinen en es-ki kuş -evrim teorisine göre beklenmesi gereken "ilkel" tüy yapısıyla değil- en mükemmel tüy yapısıyla birlikte ortaya çıkmıştır. L. Martin ve S. A. Czerkas şöyle der:


"Bilinen en eski tüylerin. mikroskop altında detaylı bir şekilde incelendiklerinde zaten eksiksiz, modern tüyler olduğu görülür."60
L. Martin ve S.A. Czerkas isimli araştırmacıların bu sözleri, fosil kayıtlarının tüylerin evri-mi senaryolarını geçersiz kıldığını açıkça göstermektedir. Columbia Üniversitesi'nden bir bi-yolog aynı durumu şu sözlerle itiraf eder: "Elimizde en ilkel tüyle sürüngen pulları ara-sındaki ara formların hiçbiri bulunmuyor."61


Bir Aerodinamik Bilimcinin Yorumları


Leeds Üniversitesi'nde öğretim üyesi ve aerodinamik biliminde bir uzman olan araştır-macı Dr. Andy McIntosh, kendisiyle yapılan bir röportajda tüylerdeki üstün yapıyı şöyle anlatmaktadır:


"Kuş uçuşu harika birşeydir; tüyleri düşünün. Eğer bir tüye mikroskop altında bakacak olursanız, ana gövdeyi ve bundan sola ve sağa doğru çıkan tüyleri, bu tüylerden yine sola ve sağa çıkan daha da küçük tüycükleri görürsünüz. Burada ilgi çekici olan, sol elli olanların kancalara, sağ elli olanların kabartılara sahip olmasıdır. Tüy çok hafif bir yapıdır ve öyle tasarlanmıştır ki, eğer onu bükecek olursanız onunla birlikte herşey bükülür. Böylece kancalar kabartılara tutunur ve kabartılar üzerinde kayarlar. Böyle hafif ve kul-lanışlı yapılar bir makine mühendisinin rüyasıdır. Eğer siz böyle kaygan bir ekleme sahip olsanız, eklem mutlaka yağlama da gerektirecektir. Kuş ise, bunu yapabilmek için, kafasını boynunun etrafında 1800 kadar döndürür ve gagasını omurgasının tam sırtında bulunan küçücük yağ bezine daldırır. Daha sonra gagasına bulaştırdığı yağı tüm tüyleri-ne yayarak onlara bakım yapar. Bağlantı yerlerini yağlamış olur ve böylece tüyler mükemmel bir şekilde birleşebilirler. Bu bir mühendislik harikasıdır...


Dr. McIntosh, böyle üstün bir düzene sahip tüylerin evrimleştiği yani bilinçli olarak yara-tılmadığı fikrini bilimsel bulmamaktadır. McIntosh, bu düşüncesini şöyle ifade etmektedir:
"Bir kitapta Hong Kong'a iniş yapan bir uçağı ve tam da o anda yere konmak üzere olan bir şahinin resmini görmüştüm. Şimdi, kuşlar ve uçakları birlikte ele aldığınızda, birinin tasarlanmış olduğunu ama diğerinin olmadığını mı söylersiniz? Ben bunu söylemeyi bilimsel açıdan uygunsuz buluyorum."62


Kuşların Evrimi Senaryosuna Bir Başka Önemli Darbe: Tavus Kuşu Tüyleri

 


Kuşların evrimi senaryolarının geçersizliğini gösteren bir başka önemli örnek de tavus kuşunun tüyleridir. Bu canlının harika renkler ve desenlere sahip olmasını sağlayan yapı, hem çok estetik, hem de çok komplekstir. Bu yüzden Charles Darwin tavus kuşu tüylerindeki muhteşem güzelliklerle dolu yapıyı görünce iddialarının tutarsızlığıyla yüzyüze gelmiş ve şu itirafı yapmıştır:
"Bir tavus kuşunun kuyruğundaki tüyün görünümü, ne zaman bakacak olsam, beni hasta ediyor."63
Tavus kuşu tüyünde, matematiksel denklemlere dayalı geometrik desenler vardır. Bu tüylerde, ışığı yansıtma açısına göre değişen gözalıcı renklerin şaşırtıcı bir özelliği pigmentlere bağlı olmamalarıdır. Bu yapıyı yakından inceleyen araştırmacılar, tüylerin katmanlarının son derece özel ayarlandığını ve desenleri ortaya çıkaran yapının indirgenemez kompleks-likte olduğunu ortaya çıkarmışlardır. Elbette böyle bir tüy yapısı doğal sebeplere dayalı hayali süreçlerle açıklanamamakta ve Darwin'in teorisinin geçersizliğini göstermektedir.


Sonuç:


Gerçekte yaşayan kuşlarla sözde ataları olan yaşayan sürüngenler arasında derin anato-mik farklılıklar bulunur. Omurgalı Palentolojisi konusunda dünyanın sayılı uzmanları arasında yer alan Robert Caroll bu konuda şunları söyler:
"Kuşlar, tüm omurgalı sınıfları arasında açıkça en özgün gruptur, ve en yakın akrabaları olduğu ileri sürülen sürüngenlerle aralarında anatomi ve yaşam şekli açısından dev fark-lılıklar vardır."64


Yukarıdaki bu sözler önemli bir gerçeğin itirafıdır. Bunlar, hem fosil kayıtlarında hem de iki canlı grubunun yaşayan örnekleri arasında bir evrim yaşandığı tezini yalanlamaktadır.
Evrimciler kuşların evrimi senaryolarını bilimsel kanıta dayalı tutarlı bir tez olarak değil, felsefi nedenlerle sarıldıkları bir dogma olarak benimsemektedirler. Kuş tüylerindeki komp-leks yapı ve fosil kayıtlarında tüylerin evrimine delil gösterilebilecek hiçbir örnek bulunamamasının tek bir izahı vardır. Kuşlar evrimleşmemiş, yoktan var edilmiş, yani yaratılmışlardır. Hiç şüphesiz kuşların mükemmel yapılarını ve uçma yeteneklerini herşeyi bilen, onları ve tüm varlıkları, yerde ve gökte olanların tümünü yaratan üstün güç sahibi Allah yaratmıştır. Allah kuşlara verdiği uçuş yeteneğini bir Kuran ayetinde şöyle bildirmektedir:


"Göğün boşluğunda boyun eğdirilmiş (musahhar kılınmış) kuşları görmüyorlar mı? Onları (böyle boşlukta) Allah'tan başkası tutmuyor. Şüphesiz, iman eden bir topluluk için bunda ayetler vardır." (Nahl Suresi, 79)


Endosimbiyoz Tezi ve Geçersizliği

 



Darwinistler, fotosentez yapabilen olağanüstü niteliklerdeki bitki hücresi karşı-sında büyük bir açmaz yaşamaktadırlar. Bu açmazı örtbas edebilmek için bir bakterinin, fotosentetik başka bir bakteriyi yutması sonucunda klorofili olan bir bitki hücresinin oluştuğunu iddia ederler. Oysa söz konusu iddia, pek çok yönden açmazdadır ve hiçbir şekilde bilimsel olarak delillendirilememiştir. Bu iddia yalnızca Darwinistlerin, Allah'ın yarattığı üstün yapılar karşısındaki çaresiz-liklerini sergilemektedir.

Evrim teorisine göre, bitki hücresinin bakteri hücresinden evrimleştiği varsayılmaktadır. Ancak bitki hücresinin, bakteri hücresinde bulunmayan son derece kompleks organlara sahip oluşu, bu senaryoyu savunan evrimcileri güç durumda bırakmaktadır. Bakteriler ile ökaryot hücreler arasında hiçbir "ara form" bulunamamıştır. Prof. Ali Demirsoy, bakteri hücrelerinin ökaryot hücrelere ve bu hücrelerden oluşan kompleks canlılara dönüşmesi senaryosunun temelsizliğini şu sözleriyle itiraf eder:
"Evrimde açıklanması en zor olan kademelerden biri de bu ilkel canlılardan, nasıl olup da organelli ve karmaşık hücrelerin meydana geldiğini bilimsel olarak açıklamaktır. Esasında bu iki form arasında gerçek bir geçiş formu da bulunamamıştır. Bir hücreliler ve çok hücreliler bu karmaşık yapıyı tümüyle taşırlar, herhangi bir şekilde daha basit yapılı organelleri olan ya da bunlardan birinin daha ilkel olduğu bir gruba veya canlıya rastlanmamıştır. Yani taşınan organeller her haliyle gelişmiştir. Basit ve ilkel formları yoktur." 65
Bu gerçek karşısında evrimci biyologlar spekülatif teorilere başvurmuşlardır. Ancak yapılan deneyler, ortaya atılan bu hipotezleri desteklememektedir.66 Bu teorilerden en popüler olanı ise "endosimbiyoz" tezidir.

 


Bu tez, 1970 yılında Lynn Margulis tarafından ortaya atılmıştır. Margulis, bakteri hücrelerinin ortak ve asalak yaşamları sonucunda bitki ve hayvan hücrelerine dönüştüklerini iddia etmektedir. Bu teze göre, bitki hücreleri, bir bakteri hücresinin bir başka fotosentetik bakteriyi yutmasıyla ortaya çıkmıştır. Fotosentetik bakteri ana hücrenin içerisinde evrimleşerek kloroplast haline gelmiştir. Son olarak ana hücrede, her nasıl olduysa, çekirdek, golgi, endoplazmik retikulum ve ribozomlar gibi son derece kompleks yapılara sahip organeller evrimleşmiştir. Böylece bitki hücreleri oluşmuştur.


Bu tez, hayal ürünü olan bir senaryodan başka bir şey değildir. Nitekim, konu hakkında otorite sayılan pek çok bilim adamı tarafından da çok yönlü olarak eleştirilmiştir: Bu bilim adamlarına örnek olarak David Lloyd 67, M.W. Gray ve W.F. Doolittle 68 ya da Raff ve Mahler verilebilir.


Endosimbiyoz tezinin dayandırıldığı özellik, hücre içerisindeki kloroplastların ana hücre-deki DNA'dan ayrı olarak kendi DNA'larını içermesidir. Bu özellikten yola çıkarak bir zamanlar mitokondri ve kloroplastların bağımsız hücreler oldukları ileri sürülür. Ne var ki kloroplastlar detaylı olarak incelendiğinde, bu iddianın tutarsızlığı ortaya çıkmaktadır.
Endosimbiyoz tezini geçersiz kılan noktalar şunlardır:


1) Eğer kloroplastlar iddia edildiği gibi geçmişte bağımsız hücreler iken büyük bir hücre tarafından yutulmuş olsalardı, bunun tek bir sonucu olurdu; bunların ana hücre tarafından sindirilmesi ve besin olarak kullanılması. Çünkü söz konusu ana hücrenin dışarıdan besin yerine yanlışlıkla bu hücreleri aldığını varsaysak bile, ana hücre sindirim enzimleriyle bu hüc-releri sindirirdi. Bu durumu bazı evrimciler "sindirim enzimleri yok olmuştu" diyerek geçiştir-meye çalışabilirler. Ancak bu açık bir çelişkidir. Çünkü eğer sindirim enzimleri yok olmuş ol-saydı, bu kez ana hücrenin, beslenemediği için ölmesi gerekirdi.


2) Yine, tüm imkansızların gerçekleştiğini ve kloroplastın atası olduğu iddia edilen hüc-relerin, ana hücre tarafından yutulduğunu varsayalım. Bu kez karşımıza başka bir problem çıkar: Hücre içerisindeki bütün organellerin planı hücrenin DNA'sında şifre olarak bulunmak-tadır. Eğer ana hücre yuttuğu diğer hücreleri organel olarak kullanacaksa, bu hücrenin onla-ra ait bilgiyi de DNA'sında şifre olarak önceden bulunduruyor olması gerekirdi. Hatta yutulan hücrelerin DNA'ları da ana hücreye ait bilgilere sahip olmalıydı. Böyle bir şey ise elbette im-kansızdır; hiçbir canlı kendisinde bulunmayan bir organın genetik bilgisini taşımaz. Ana hüc-renin DNA'sıyla, yutulan hücrelerin DNA'larının birbirlerine sonradan "uyum sağlamaları" da mümkün değildir. Bu, besin olarak kümes hayvanlarını tüketen insanlarda da bir süre sonra kanat gelişeceğini iddia etmekten farksızdır.



"İnsan önceden, hiçbir şey değilken, gerçekten Bizim onu yaratmış olduğumuzu (hiç) düşünmüyor mu?"
(Meryem Suresi, 67)

 

3) Hücre içinde çok büyük bir uyum vardır. Kloroplastlar ait oldukları hücreden bağımsız hareket etmezler. Kloroplastlar protein sentezlemede ana DNA'ya bağımlı olmalarının yanın-da çoğalma kararını da kendileri almazlar. Bir hücrede tek bir tane kloroplast ve tek bir tane mitokondri yoktur. Bunların sayıları birden fazladır. Tıpkı diğer organellerin yaptığı gibi bun-ların sayıları da hücrenin aktivitesine göre artar ya da azalır. Bu organellerin kendi bünyele-rinde ayrıca bir DNA bulunmasının özellikle çoğalmalarında çok büyük faydası vardır. Hücre bölünürken, çok sayıdaki kloroplast da ayrıca ikiye bölünerek sayılarını 2'ye katladıklarından, hücre bölünmesi daha kısa sürede ve seri olarak gerçekleşir.

 

 


4) Kloroplastlar bitki hücresi için son derece hayati önemi olan güç jeneratörleridir. Eğer bu organeller enerji üretemezlerse, hücrenin pek çok fonksiyonu işleyemez. Bu da canlının yaşayamaması demektir. Hücre için son derece önemli olan bu fonksiyonlar kloroplastlarda sentezlenen proteinlerle gerçekleştirilir. Ancak kloroplastların bu proteinleri sentezlemek için kendi DNA'ları yeterli değildir. Proteinlerin büyük çoğunluğu hücredeki ana DNA kullanılarak sentezlenir.69


Evrimcilerin iddia ettikleri iki DNA arasındaki böyle hayali bir uyumu deneme-yanılma metoduyla elde etmeye çalışırken, DNA üzerinde meydana gelebilecek değişikliklerin ne gibi etkileri olabilir?


Bir DNA molekülünün üzerinde meydana gelebilecek herhangi bir değişiklik kesinlikle canlıya yeni bir özellik kazandırmaz, aksine sonuç kesinlikle zararlı olur. Mahlon B. Hoag-land, Hayatın Kökleri adlı kitabında bu durumu şu sözleriyle açıklamaktadır:


"Hatırlayacaksınız, hemen hemen her zaman bir organizmanın DNA'sında bir değişikli-ğin olması onun için zararlıdır; başka bir deyişle yaşamını sürdürebilme kapasitesinde azalmaya yol açar. Bir benzetme yapalım: Shakespeare'in oyunlarına rastgele eklenen cümlelerin onları daha iyi yapması pek olası değildir... Temelinde DNA değişiklikleri ister mutasyonla, ister bizim dışarıdan bilerek eklediğimiz yabancı genlerle olsun, yaşamı sürdürebilme ihtimalini azaltma özelliklerinden dolayı zararlıdır."70
Evrimcilerin öne sürdükleri iddialar bilimsel deneylere ve bu deneylerin sonuçlarına dayanılarak ortaya atılmamıştır. Çünkü bir bakterinin başka bir bakteriyi yutması gibi bir olgu hiçbir şekilde gözlenmemiştir. Moleküler biyolog Whitfield, bu durumu şöyle ifade etmektedir:


"Prokaryotik endosimbiyoz (yutma) belki de tüm endosimbiyotik teorinin dayandığı hüc-resel mekanizmadır. Eğer bir prokaryot bir diğerini içine alamaz ise, endosimbiyozun nasıl kurulduğunu tahmin etmek güçtür. Maalasef, endosimbiyoz teori için hiçbir modern örnek yoktur."71


Amerikalı biyolog L. R. Croft ise bu konuda şu yorumu yapar:
"Bir bakterinin başka bir bakteriyi yutması hiçbir şekilde gözlemlenmemişken, böyle bir iddiada bulunmak hiçbir şekilde bilimsel değildir. Kaldı ki kloroplast, ribozom, mitokondri, lizozom gibi organeller hücre dışına alınarak birbirlerinden ayrıldıklarında yaşayamamaktadır."72


Sonuç:


Tüm bunların ortaya koyduğu gibi endosimbiyoz teorisini destekleyici hiçbir gözlem bu-lunmamaktadır. Evrimcilerin bu teoriye bağlılığı, yaşam formlarının daha alt formlardan evrim-leşmiş olduğuna dair dogmatik inançlarından kaynaklanmaktadır. Bu önyargılardan bağımsız olarak düşünen bir insan için bitki hücresinin kökeni açıktır. Bu hücre sahip olduğu organellerle dev bir şehirden daha komplekstir. Tesadüfleri reddeden bu kompleks organizasyonun üstün bir yaratılış delili olduğu açıktır. Bu örnek de diğerleri gibi, Allah'ın yarattığı olağanüstü eserlerden biridir. Allah bir ayetinde şöyle bildirir:


Gerçekten sizin Rabbiniz, altı günde gökleri ve yeri yaratan, sonra arşa istiva eden Allah'tır. Gündüzü, durmaksızın kendisini kovalayan geceyle örten, Gü-neş'e, Ay'a ve yıldızlara Kendi buyruğuyla baş eğdirendir. Haberiniz olsun, ya-ratmak da, emir de (yalnızca) O'nundur. Alemlerin Rabbi olan Allah ne Yücedir. (Araf Suresi, 54)


Fotosentezin Evrimi Yalanı


Evrim teorisini bitkilerin kökeni konusunda tümüyle çıkmaza sokan bir konu, bitki hücrelerinin nasıl olup da fotosentez yapmaya başladıkları sorusudur.
Fotosentez, yeryüzündeki yaşamın en temel işlemlerinden biridir. Bitki hücreleri, içlerindeki kloroplastlar sayesinde su, karbondioksit ve güneş ışığını kullanarak nişasta üretirler. Hayvanlar ise kendi besinlerini üretemez ve bitkilerden gelen bu nişastayı kullanırlar. İşte bu nedenle fotosentez canlı yaşamının temel şartlarındandır. İşin daha da dikkat çekici olan yanı ise, son derece kompleks bir işlem olan fotosentezin henüz tam olarak çözülememiş oluşudur. Modern teknoloji, fotosentezi taklit etmek bir yana, detaylarını keşfetmeyi bile henüz başaramamıştır.


Peki bu denli kompleks bir işlem olan fotosentez, evrim teorisinin iddia ettiği gibi doğal süreçlerin bir ürünü olarak ortaya çıkmış olabilir mi?
Bitki hücresi, günümüzde hiçbir laboratuvarda gerçekleştirilemeyen bir işlemi yani "foto-sentez" işlemini gerçekleştirir. Bitki hücresinde bulunan "kloroplast" isimli bir organel saye-sinde bitkiler su, karbondioksit ve güneş ışığını kullanarak nişasta üretirler. Bu besin maddesi, yeryüzündeki besin zincirinin ilk halkasıdır ve tüm canlıların besin kaynağıdır. Bu çok kar-maşık işlemin ayrıntıları günümüzde hala tam olarak çözülememiştir.


Evrimci varsayımlara göre, bitki hücreleri fotosentez yapabilmek için, sözde fotosentez yapabilen bakterileri yutup kloroplasta çevirmişlerdir. Peki bu bakteriler fotosentez gibi kompleks bir işlemi yapmayı nereden öğrenmişlerdir? Hatta daha da önce, neden böyle bir işlem yapmaya başlamışlardır? Evrimci senaryonun diğer sorulara olduğu gibi bu soruya da verebileceği hiçbir bilimsel cevabı yoktur. Bir evrimci kaynakta yer alan yorumlar, bu konu-nun ne denli yüzeysel ve "masalsı" bir bakış açısıyla değerlendirildiğini göstermektedir:


"İlkel okyanuslarda oldukça fazla sayıda bakteri ve besin değeri taşıyan moleküller var-dı. Zamanla okyanuslardaki bakterilerin besinleri azaldı ve bakteriler besin bulamamaya başladılar. Ve birden bakteriler kendi besinlerini kendileri üretmeye başladılar. Bu arada yeryüzüne gelen ultraviyole ve görünür ışık arasından bakteriler ultraviyolenin zararlı, görünür ışığınsa yararlı olduğunu bildiler. Besin elde etmek için zararlı olan ultraviyole ışığı değil de, görünür ışığı kullanmaları gerektiğini keşfettiler."73


Dikkat edilirse bu tarifte asıl olarak evrimin açıklaması gereken, bakterilerin nasıl kendi besinlerini üretmeye başladıkları, ultraviyole ışığın zararlı, görünür ışığın yararlı olduğunu nereden bildikleri ve bu keşfi hangi bilinç ile ve hangi moleküler değişikliklerle gerçekleştirdikleri soruları cevaplanmamaktadır.

Yine başka bir evrimci kaynak olan Life on Earth (Yeryüzünde Yaşam) adlı kitapta, foto-sentezin kökeni hakkında şöyle masalsı iddialar yer alır:


"Bakteriler önce okyanuslarda beslenirlerdi. Sayıları arttıkça besin kıtlığı çekmeye başladılar. Farklı bir besin kaynağı bulabilenler başarılı olacak ve yaşamaya devam edebile-ceklerdi. Çevrelerinde besin bulmaktansa kendi besinlerini kendileri üreteceklerdi."74
Kısacası evrimci kaynaklar, insanın bile tüm teknoloji ve bilgisine rağmen henüz başaramadığı fotosentez gibi bir işlemin bakteriler tarafından bir şekilde tesadüfen "keşfedildiğini" söylemektedir. Gerçek bir masaldan hiç farkı olmayan anlatımların hiçbir bilimsel değeri yoktur. Konuyu biraz daha detaylı olarak inceleyenler ise, fotosentezin evrim adına büyük bir çıkmaz olduğunu kabul etmek durumunda kalır. Örneğin Prof. Ali Demirsoy bu konuda şu iti-rafta bulunur:


"Fotosentez oldukça karmaşık bir olaydır ve bir hücrenin içerisindeki organelde ortaya çıkması olanaksız görülmektedir. Çünkü tüm kademelerin birden oluşması olanaksız, tek tek ortaya çıkması da anlamsızdır."75
Alman biyolog Hoimar Von Ditfurth ise, fotosentezin, bu yeteneğe sahip olmayan bir hücre tarafından sonradan "öğrenilemeyecek" bir işlem olduğunu belirtir:


"Hiçbir hücre, biyolojik bir işlevi, sözcüğün gerçek anlamında "öğrenme" olanağına sa-hip değildir. Bir hücrenin solunum ya da fotosentez yapma gibi bir işlevi doğuşu sırasında yerine getirebilecek konumda olmayıp, daha sonraki yaşam süreci içinde bunun üs-tesinden gelebilecek duruma gelmesi, bu işlevi sağlayacak beceriyi edinmesi olanaksız-dır."76


Sonuç:


Fotosentez rastlantılar sonucu gelişmesi mümkün olmayan, olağanüstü komplekslikte bir işlemdir. Böylesine muazzam bir işlemin, bir hücre tarafından sonradan öğrenilmesi müm-kün değildir. Bu durum, yeryüzünde ortaya çıkan ilk bitki hücrelerinin fotosentez yapacak özelliklere sahip olarak ortaya çıktıklarını göstermektedir. Bitkiler, bugünkü özelliklerine sa-hip olarak, bir anda fotosentez yeteneğiyle birlikte var olmuşlardır. Onları her türlü yaratmayı bilen, üstün güç sahibi Yaratıcımız Yüce Allah yaratmıştır:


Yeri de (nasıl) döşeyip-yaydık? Onda sarsılmaz dağlar bıraktık ve onda 'göz alıcı ve iç açıcı' her çiftten (nice bitkiler) bitirdik. (Bunlar,) 'İçten Allah'a yönelen' her kul için 'hikmetle bakan bir iç göz' ve bir zikirdir. (Kaf Suresi, 7-8)


Cinsiyet Seçmesi Teorisinin Çöküşü


Kimi yayınlarda evrim masallarının konusu olmayı sürdüren cinsiyet seçmesi teorisi, gerçekte bilimsel gözlemler karşısında çökmüş bir teoridir. Cinsiyet seçmesi, eşeyli üreyen canlılarda, bir cinsiyette, genellikle de erkeklerde, daha çok çiftleşip daha çok yavru sahibi olmayı sağla-yan fiziksel özelliklerin diğer cinsiyet tarafından seçilmesini tanımlar. Darwin, Türlerin Kökeni isimli kitabında cinsiyet seçmesi ile ilgili şu varsayımda bulunmuştur:


"... Dişi kuşların, kendi güzellik standartlarına göre, en hoş sesli ve güzel görünümlü er-kek kuşları binlerce nesil boyunca seçmeleri sonucunda belirgin bir etki ortaya çıkacağından kuşku duymak için hiçbir geçerli sebep göremiyorum"77


Darwin'e göre, daha güzel ve dikkat çekici özelliklere sahip kuşlar, nesiller boyunca se-çilerek, en sonunda farklı özellikler kazanabilecekler veya başka bir türe dönüşebilecekler-dir. Darwin, on iki yıl sonra yayınladığı İnsanın Türeyişi isimli kitabında; kuşlardan maymunla-ra uzanan bir yelpazede yer alan canlı türlerinde, erkeklerde bulunduğu halde dişilerde ol-mayan gözalıcı fiziksel yapılarla ilgili bir iddia ortaya koydu. Darwin'in iddiasına göre erkekle-re özgün estetik yapılar (tavus kuşlarında erkeklerde olduğu halde dişilerde bulunmayan kuyruk tüyleri gibi) dişilerin nesiller boyu yaptığı seçim sonucunda ortaya çıkmış olabilirdi.
Ancak Darwin yanılıyordu. Onun döneminde bilimsel inceleme imkanları yeterli olmadığı için, bu varsayımın ne derece yanlış olduğunun anlaşılması için zaman geçmesi gerekti. Bi-limde yaşanan gelişmeler, Darwin'in göremediği sebebin var olduğunu; daha da önemlisi bu sebebin evrim teorisi için önemli bir çıkmaz olduğunu ortaya çıkardı.


Doğada çok sayıda canlı türünün eşleşme davranışlarını araştıran biyologlar, cinsiyet seçmesinde Darwinci bakış açısının "hiçbir açıklayıcılığının kalmadığını" açıkça ilan etmekte-dirler. Dünyanın çeşitli bölgelerinden bilim adamları çok farklı türlerle ilgili -ve cinsiyet seç-mesi teorisiyle tamamen çelişen- durumlar rapor etmektedirler. Bu örnekler o kadar fazladır ki konunun uzmanı olan araştırmacıların, cinsiyet seçmesi teorisinin değerini tamamen yitirdiğine dair neredeyse şüpheleri kalmamıştır. Teori aleyhindeki tüm bu gözlem ve düşünceler, bilim adamlarını bir araya getiren toplantılarda da ele alınmaktadır.
Bu görüşlerin bir ağızdan dile getirildiği en önemli toplantılardan biri ise Amerikan Bilimi Geliştirme Derneği'nin 2003 yılı toplantısı oldu. Toplantı bünyesinde cinsiyet seçmesi teori-siyle ilgili bir sempozyum organize eden Stanford Üniversitesi biyoloğu Joan Roughgarden, konuyu kısa ve net bir şekilde şöyle özetlemiştir:


"Darwinci cinsiyet seçmesini çürüten yüklü miktarda gözlemsel kanıt mevcut... Kural dışı durumlar o kadar fazla ki 'açıklama gerekiyor' diye avaz avaz bağırıyorlar... Dar-win'in cinsiyet seçmesi teorisinin bağlamı bütünüyle çözülmektedir... Yani Darwin temel önerilerinde yanılmıştır, ancak daha da önemlisi, [cinsiyet seçmesi teorisi] he-nüz bir yaklaşım olarak bile yetersizdir."78


17 Şubat 2003 günü gerçekleşen sempozyumda konuşan Kanada Lethbridge Üniversitesi Psikolog ve Nöroloğu Paul Vasey ise konuyla ilgili şu yorumu yapmıştır:
"...Cinsiyet davranışlarıyla ilgili geleneksel evrimsel teoriler, olup biteni açıklamada ye-tersiz ve fakirdir"79


Aslında söz konusu evrimsel teorilerin olup biteni açıklamada yetersiz olduğunu belirt-mek yanıltıcıdır. Bu teoriler, canlıların hayali evrimsel gelişimi ile ilgili hiçbir noktayı açıklayamamaktadırlar. Canlılardaki gözalıcı renk ve desenlerin cinsiyet seçmesiyle ortaya çıkamayacağının çok açık bir kanıtı da tavus kuşunun simetrik desenleridir. Canlıların yapılarını açıklamada tesadüflere dayanan Darwin, bu mükemmel desenlerin teorisine oluşturduğu açmazın kendisini hasta edecek seviyede olduğunu itiraf etmiştir:


"Bir tavus kuşunun kuyruğundaki tüyün görünümü, ne zaman bakacak olsam, beni hasta ediyor"80
Eğer Darwin, günümüz modern bilimi ile tanışmış olsaydı, tavus kuşları kendisi için çok daha büyü bir sıkıntı konusu olacaktı. Çünkü modern bilim, tavus kuşundaki detayların çok hassas yapılara dayandığını ortaya koymuştur. İngiltere'deki Bristol Üniversitesi'nde Makine Mühendisliği Bölümü'nde mühendislik tasarımı doçenti olan Stuart Burgess, tavus kuşu tüyündeki tasarımı çarpıcı bir şekilde ortaya koymuş, bu tasarımın hiçbir şekilde Cinsiyet Seçmesi teorisiyle açıklanamayacağı sonucuna varmıştır.


Evrim biyologlarının bilimsel konferanslarda açıkça itiraf ettiği ve tavus kuşu örneğinin de somut olarak ortaya koyduğu gibi, cinsiyet seçmesi teorisi doğadaki gerçeklerle hiçbir şekilde uyuşmayan, hayal ürünü bir teoridir.


Tavus Kuşu Tüyündeki Detaylı Yapı ve Ortaya Çıkan Gözalıcı Desenler



Erkek tavus kuşunda her yıl yenilenen 200 kuyruk tüyü vardır. Bunlardan 170 kadarı göz tüyü olarak adlandırılan tüylerdir. Kalan 30 tüy ise, yelpazeye son derece estetik bir dış sınır çizen 't tüyleridir'. Kuyruk açıldığında meydana gelen kusursuz görüntü, canlıya verilmiş olan üstün sanatı gözler önüne sermektedir. Bu olağanüstü yapı, Allah'ın muhteşem bir sanatıdır.

Bir erkek tavus kuşu kur yapma sırasında kuyruk tüylerini sergiler ve ortaya muhteşem bir yelpaze çıkarır. Erkek tavus kuşunda her yıl yenilenen yaklaşık 200 kuyruk tüyü vardır. Tüylerden 170 kadarı göz şeklindedir, bunlar 'göz tüyü' olarak adlandırılır. Kalan 30 tüy ise yelpazeye son derece estetik bir dış sınır çizen 't tüyleri'dir. Yelpaze oluşturan bu tüy tasarı-mında gözlerin oldukça düzenli bir yayılım gösterdiği, t ve göz tüylerinin de mikroskobik ölçüde çok kompleks bir yapıya sahip oldukları görülür. Gözlerin her biri görünür vaziyettedir, çünkü yelpazede ön sırada kısa tüyler, arka sırada uzun tüyler yerleştirilmiştir.
Bir göz tüyü üzerinde bulunan tüy kıllarının üst kısımda dar aralıklı, alt kısımda geniş aralıklı olduğu görülür. Aşağıdaki kısmın geniş aralıklı olması sayesinde bir kontrast (zıtlık) oluşturularak gözün bulunduğu kısım ön plana çıkarılmış olur. Bir tavus kuşunun tüyündeki renkler oldukça güzeldir, çünkü parlak ve göz alıcıdırlar. Bu göz alıcı renklerin bir özelliği, görüş açısına göre değişmeleridir. Burada renkler pigmentlerle (hayvan veya bitki dokularına renk veren madde) değil, ince-film adı verilen ve barbüllerde gerçekleşen optik (görme ve gözle ilgili) bir etki sayesinde ortaya çıkar. Barbüller kuş tüyleri üzerindeki en ince yapılardır ve ancak mikroskop altında görünürler. Yandaki resimde gösterilen bir tavus kuşu tüyü üze-rinde kıllar ve her bir kıl üzerinde yaklaşık bir milyon barbül vardır. Tavus kuşunun göz tüyü üzerindeki barbüller, bronz, mavi, koyu mor ve yeşil renklerde görünürler.


Barbüllerde ortaya çıkan ince-film etkisi, yandaki resimde görüldüğü gibi, üç keratin ta-bakada gerçekleşir. Şeffaf keratin tabakalar ışığı kırar ve kırılan ışığın bazı bileşenlerini tu-tarlar. Yandaki resimde görülen yumuşak iç kısmın kahverengi renkte olması, keratin katmanlara karanlık tonda bir arka plan sağlayarak ışığın arkaya geçip kaybolmasını engeller. Böyle-ce yansıtılan ışık renkleri ortaya çıkarabilir. İnce-film etkisi üç tabakada aynı anda gerçekleşir ve ortaya değişik renkler çıkar. Keratin tabakaların belli bir rengi üretmesi ancak son derece ince olmaları sayesinde mümkün olur. Keratin tabakaların kalınlığı milimetrenin sadece yirmi binde biri kadardır. Keratin tabakanın bu kalınlığı, en parlak rengi üretmede 'optimal' kalınlık-tır. Çünkü tabaka kalınlığı, gözle görülebilir ışığın dalga boyunu geçmemelidir.


Göz şeklinin çok önemli bir özelliği de binlerce barbülün bireysel etkilerinin birleştirilmesiyle ortaya çıkan 'dijital' bir şekil olmasıdır. Birbirlerinden bağımsız olmalarına karşın komşu barbüller kusursuz bir koordinasyon ortaya koyarak göz şeklini oluştururlar. Birbirinden ba-ğımsız çalışan barbüllerin şaşırtıcı bir özelliği de ortaya çıkardıkları göz şeklindeki simetridir. Eğer bir göz tüyü X-Y analitik düzlemi üzerine yerleştirilirse göz şeklini oluşturan şekillerin, elipsoid ve cardioid gibi geometrik şekiller olduğu ortaya çıkar. Birbirlerinden bağımsız bar-büllerin normalde rastgele ve düzensiz şekiller, dağınık desenler ortaya koymaları beklenir. Ancak üstteki resimde de görüldüğü gibi göz desenindeki geometrik şekiller matematiksel formüllere dayalı özel şekillerdir. Bu şeklin tesadüflerle ortaya çıkmış olma ihtimali, bir stadyumun tribünlerine rastgele dağılan izleyicilerin, giysilerindeki renklerle kusursuz bir Türkiye haritası oluşturması kadar azdır.


Görüldüğü gibi tavus kuşu tüyündeki düzen son derece komplekstir. Bu komplekslik hakkında hiçbir şey bilmeyen Darwin, tüydeki güzelliklerin, daima gösterişli tüylere sahip erkekleri seçen dişilerin seçimi sonucu zaman içinde gelişmiş olabileceği gibi basit ve temelsiz bir mantığı savunuyordu. Darwin tüylerin, basit görünümlü bir tüy yapısından aşama aşama geliştiğini kabul ediyordu. Ancak tüylerdeki ince film etkisi düşünüldüğünde böyle aşamalı bir gelişimin söz konusu olamayacağı görülür: İnce film etkisinde rol oynayan faktörlerden (arka planı oluşturan koyu renk, keratin katmanlar, keratinlerin ışığın dalga boyuna uygun kalınlığı) herhangi birinin eksik olması durumunda, tavus kuşu tüyü bu renkleri ortaya çıkarmayacaktır. Yani bu faktörlerin tümü aynı anda ve kusursuz olarak bulunmalıdır ve bu bir indirgenemez komplekslik örneğidir. Bu nedenle de Darwin'in, tavus kuşu tüyünün aşama aşama gelişmiş olduğu iddiası geçersizdir. Tavus kuşu desenlerindeki mükemmellik ancak yaratılışla açıklanabilir.


Bu yapıdaki bir başka etkileyici yön ise, tüydeki tüm fiziksel yapıların bilgisinin DNA'da saklı olmasıdır. Keratinin katman sayısı ve kalınlığı, barbüllerin sayısı, kahverengi arka plan, kılların arasındaki mesafeler. Tümü, DNA'daki bilgiye göre üretilir. Tüm bu güzelliğin, evrimcilerin iddia ettiği gibi rastgele mutasyonlar sonucu ortaya çıkması mümkün değildir. Çünkü laboratuvarlarda yapılan sayısız mutasyon deneyi kesin olarak göstermiştir ki, mutasyonla-rın organizmanın DNA'sına bilgi eklemesi söz konusu değildir. Mutasyonlar etkili oldukları zaman daima anormal yapılar (gözden çıkan bacaklar, fazladan ayak parmağı gibi) ortaya çıkmasına neden olur. Dolayısıyla tavus kuşu tüyündeki düzenin rastgele mutasyonlarla ortaya çıkması mümkün değildir. Rastgele mutasyonlarla böyle kompleks yapılar ve göz alıcı güzelliklerin ortaya çıkabileceğini kabul etmek; bir köy evinin yağmur, şimşek ve rüzgarla zaman içinde bir saraya dönüşebileceğini kabul etmek kadar mantıksızdır.


Darwin'in Cinsiyet Seçmesi Teorisinin Tutarsızlıkları


Cinsiyet seçmesi teorisi, gerçekte hiçbir bilimsel dayanağı olmayan bir varsayımdan ibarettir. Cinsiyet seçmesi teorisine göre bir dişi bir erkekle belli bir özelliğe, örneğin uzun tüye göre çiftleşebilir. Buna göre uzun süre sonunda cinsiyet seçmesinin belli bir özelliği geniş çapta üretebileceği varsayılır.


Oysa tavus kuşu tüylerindeki sayısız detayın, dişinin seçimine bağlı olarak oluştuğunu kabul etmek, dişinin her bir detayı inceleyip süzgeçten geçirdiğini farz etmeyi gerektirir, ki bu mümkün değildir. Nasıl olur da bir kuş, bir tüydeki şekilleri sahip oldukları simetriye göre seçebilir ve matematiksel denklemlerle sabit güzellikte şekiller oluşmasına yol açabilir? Göz tüylerinin bir tanesini dahi gizli bırakmayacak bir yelpaze nasıl oluşturabilir? Bu yelpazenin tepesindeki estetik tüylerini bir sınır oluşturacak şekilde nasıl dizebilir? Elbette yapılan bir seçim sonunda bunların oluştuğunu farz etmek saçmadır.


Darwin'in cinsiyet seçmesi teorisinin en zayıf noktası, hayati bir soruya, cinsiyet seçmesi döngüsünün rastgele tesadüflerle nasıl başlamış olabileceği sorusuna verecek bir cevabı olmamasıdır. Cinsiyet seçmesi sözde evrim sürecinde başlamışsa, hem erkekteki güzel özellikleri kontrol eden gen hem de dişide seçimi kontrol eden gen (böyle bir genin varlığı henüz gösterilmiş değildir) aynı anda ortaya çıkmış olmalıdır. Çünkü bu genlerin herhangi birinin tek başına bulunması cinsiyet seçmesi meydana getirmez. Bu kısıtlama, tümüyle imkansız olduğu kanıtlanmış olmasına rağmen, yine de genlerin aşamalarla ortaya çıktığını kabul eden evrim teorisinin cinsiyet seçmesi iddiasına ölümcül bir darbedir.


Tavus Kuşlarındaki Bu Üstün Güzellik Yüce Bir Yaratıcı'nın Varlığının Göstergesidir


Tavus kuşunun kuyruk tüylerindeki özellikler hayatta kalması için gerekli olan kuyruğa, fazladan bir güzellik kazandırmaktadır. Diğer yandan kuyruğun güzelliği, işleviyle ilgili değildir. Tavus kuşundaki eklenmiş güzellik özelliği, tüm bu güzelliği özel olarak yaratmış olan üstün bir Yaratıcı'nın belirgin bir işaretidir. Canlıda, böylesine hassas detaylarla göz kamaştırıcı güzellikler var eder, onu yoktan yaratmış olan Yüce Allah'tır.


Ey iman edenler, Allah'tan korkup-sakınırsanız, size doğruyu yanlıştan ayıran bir nur ve anlayış (furkan) verir, kötülüklerinizi örter ve sizi bağışlar. Allah büyük fazl sahibidir.
(Enfal Suresi, 29)
... Bilmez misin ki Allah, gerçekten herşeye güç yetirendir. (Yine) Bilmez misin ki, gerçekten göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. Sizin Allah'tan başka veliniz ve yardımcınız yoktur.
(Bakara Suresi, 106-107)

Sonuç:


Tavus kuşundaki bu mükemmel yapıyı tesadüflerle açıklamaya çalışan herkesin Darwin gibi kendini hasta hissetmesi son derece doğaldır. Çünkü bu, akıl ve sağduyuya tamamen aykırıdır. Mükemmel yaratılış örnekleri karşısında, insanın gözlerini kapaması, tüm bunları yok saymasıdır. Çünkü açık bir gerçek vardır ki, tavus kuşundaki bu güzelliklerin ve mükem-mel detayların tesadüflerle ortaya çıkması mümkün değildir. Diğer tüm canlılarda olduğu gibi bu canlıyı da, Yüce Allah, sonsuz bilgi ve ilmi ile yaratmıştır. Allah bir Kuran ayetinde şöyle bildirmektedir:


"Göklerin ve yerin mülkü O'nundur; çocuk edinmemiştir. O'na mülkünde ortak yoktur, her şeyi yaratmış, ona bir düzen vermiş, belli bir ölçüyle takdir etmiştir." (Furkan Suresi, 2)


Fantastik Evrim Propagandası: Geleceğin Yaratıkları

 



Focus dergisinde "geleceğin hayvanları" olarak yandaki tasvirler yayınlanmıştır. Ancak bunların tümü fantezilerden ibarettir. Bilimsel yönden hiçbir değeri yoktur. Bu tip hayali çizimler, Darwinistlerin en yoğun kullandıkları propaganda yöntemlerindendir.

Evrimci bir yayının sayfalarını çevirirken, "hominid ata" olarak nitelendirilen hayali canlıların renkli ve gözalıcı rekonstrüksiyon çizimlerine hiç rastladınız mı? Peki bu çizimlerin yetersiz fosil kayıtlarına dayandırıldığını biliyor musunuz? Eğer bu sorulara cevabınız 'evet' ise, evrim propagandasının hayal gücüne ve gözboyayıcı resimlere fazlasıyla dayandığının farkında olmalısınız. Ama bunu daha iyi görmek için, bir de "geleceğe dair" hazırlanmış evrim senaryolarına göz atmak gerekmektedir: Örneğin gelecekte yaşanacak sözde evrimi anlatan bir senaryo şu şekildedir: Yarasalar kanatlarını yitirerek yere inecekler ve yerde yiyecek bulama-yınca su altında yaşamayı deneyecekler, timsahlar evrimleşerek "desert shark" (çöl köpekba-lığı)'a dönüşecekler, ağaçlarda yaşayan maymunlar yere inerek vahşileşecekler ve aslanların yerini alarak onlara benzer bir görünüm elde edecekler.
Şaşırtıcı gelebilir ama, evrimci yayınlarda son zamanlarda yaygınlaştırıldığı görülen bu senaryoların arkasında bilim-kurgu senaristleri değil, sözde 'bilim adamları' bulunuyor! Söz konusu bilim adamları, TV belgesellerinde veya popüler bilim dergilerinde yayınlanan benzer içerikli makalelerinde, evrimin bilimsel bir gerçek olduğu ve gelecekte de devam edeceği masalını anlatıyorlar.
Oysa tüm bunlar asılsız ve bilim dışı olarak yürütülen bir propagandayla ilgilidir.


1. Geleceğe Dair Evrim Senaryolarının Bilimsel Değeri Yoktur


'Evrimin Geleceği' senaryolarını savunanlar, gelecekte yaşayacağını varsaydıkları hayvanlar ile ilgili oldukça detaylı bilgiler vermekte hiçbir sakınca görmememektedirler. Hangi hayvanın hangi organının neye dönüşeceğini anlatmakta, davranışlarının nasıl etkileneceğini, neyle beslenip, nerelerde yaşayacaklarını belirtmektedirler. Hatta bunların her birini kendilerince isimlendirmektedirler. Ancak bu değişimlerin nasıl meydana geleceğine dair tek bir bilimsel açıklamada bulunmamakta, bunu denemeye dahi çalışmamaktadırlar.



Üstteki gibi hayali çizimlerin amacı, evrim zaten varmış ve hala devam ediyor-muş gibi gerçek dışı bir izlenim vermektir. Darwinistler teorilerini destekleyecek bilimsel deliller öne süremediklerinden bu tip yöntemlerle teoriyi ayakta tutmaya çalışmaktadırlar.

Oysa, bir bilim adamı, gelecekle ilgili bir tahminde bulunurken bunu mutlaka güçlü ve kesin bilimsel verilere dayandırmalı, tahminlerini tamamen bilimsel yöntemler kullanarak ortaya koymalıdır. Aksi takdirde hurafelerle uğraşan "kahin"lerden veya "falcı"lardan hiçbir farkı kalmaz.
'Evrimin Geleceği' senaryosunu savunanların varsayımları ise hiçbir bilimsel veri ile desteklenmediği gibi, tamamen bu kişilerin hayalgüçlerine dayalıdır. Nitekim Focus dergisi, benzer senaryolara "Geleceğin Hayvanları" başlığı altında yer verdiği Mayıs 2000 tarihli sayı-sında bu gerçeği itiraf etmiştir. Focus, senaryolarına yer verdiği bir paleontoloğun, insani bazı özelliklerine yenilerek hayal gücünün etkisi altında kalarak çalıştığını belirterek bu çalışmanın bilimde olması gerektiği gibi bilimsel yöntemlerle gerçekleştirilmediğini kabul etmiştir. Dergide bununla ilgili olarak şunlar yazılmıştır:


"Kuşkusuz bilim kendi yöntemleri olan, aynı deneylerin aynı koşullarda aynı sonuçlar verdiği bir alan. Bu bilimselliğin sınırları içinde çalışanlar, elbette bu katı kurallara uyuyorlar. Ama, zaman zaman insan olmanın dayanılmaz hafifliğini hissediyorlar. Bu ne-denle HAYAL GÜÇLERİNİ ZORLAYABİLİYORLAR. İşte "Geleceğin Zoolojisi" isimli eserin sahibi İskoçyalı paleontolog Dougal Dixon da bunlardan biri. Eserinde geleceğin hayvanlarını mutlaka bilimsel bir süreçten geçiriyor, kendisinden de çok şeyler katıyor." (Vurgu bize ait)


Sadece hayal gücüne dayanılarak yapılmış ve fantazi bir senaryodan öte herhangi bir anlamı olmayan bu çalışmanın, bilimsellik iddiası taşıyan Focus gibi dergilerde veya benzer şekillerde Animal Planet gibi TV kanallarında yer alması ise son derece yanıltıcıdır. Okuyu-cuların bu senaryolara dair haberleri bir bilim kurgu kanalında veya dergisinde, "fantezileri-niz", "hayalgücünün eserleri" gibi konulu program veya sayfalarda izleyip/okumalarında her-hangi bir sakınca olmayabilir. Ancak bir kişinin hayal gücünün ürünü olan bu garip yaratıkların resimleri ve detaylı bilgileri, bilim ile ilgili yayınlarda yer alıyor ve kullanılan manşetlerde, bu hayali canlılarla ilgili fanteziler bilimsel bir sonuç gibi aktarılıyorsa bu yanlıştır. Kısacası evrim teorisine körü körüne inanan bazı bilim adamlarının "hayal güçlerini zorlayarak" uydurdukları masallar, bilimsellik görüntüsü altında kitlelere empoze edilmemelidir.


Bu yöntem, aslında son derece tanıdık bir yöntemdir. Teorilerini bilimsel bulgulara da-yandıramayan evrimciler sık sık bu gibi yanıltıcı haberler yapmakta, asla gerçekleşmemiş senaryoları, konu ile ilgili bilgisi olmayan ya da sınırlı olan kişilere bilimsel gerçek gibi sunabilmektedirler. Kendi önyargılarını ve hayal güçlerini "bilim" diye göstererek insanları aldatmaya çalışmaktadırlar. Fransa'nın en tanınmış zoologlardan biri olan Pierre Paul Grassé, kendisi de bir evrimci olmasına rağmen, hiçbir destekleyici kanıt sunulmaksızın savunulan evrim se-naryoları için şu yorumu yapmıştır:


"Hayal kurmaya karşı bir yasa yok ama bilim buna dahil edilmemelidir."81


2. Geçmişte Evrim Yaşanmamıştır, Gelecekte Yaşanacağını Düşündürebilecek Hiçbir Kanıt Yoktur

 



Evrimciler yarasaların ileride yandaki resimde görülen canlıya dönüşeceklerini iddia etmektedirler. Ancak elbette bu hayali iddianın da hiçbir bilimsel dayanağı yoktur. Bu çizim, yalnızca Darwinistlerin hayal gücüne dayanmaktadır.

Bu gibi çalışmaları aktaran yayınlar, evrim teorisini bilimsel olarak ispatlanmış bir gerçekmiş gibi sunmakta, ve "geçmişte evrim yaşandığına göre gelecekte de evrim yaşanacaktır" gibi son derece yanlış bir düşünceyle yola çıkmaktadırlar. Oysa geçmişte evrim yaşanmadığı gibi gelecekte de evrim yaşanmayacaktır. Bu, modern bilimin bulgularıyla ortaya konmuş bir gerçektir.
Evrimciler, onlarca yıldır geçmişle ilgili sayısız senaryo üretmişler ve kullandıkları telkin ve propaganda yöntemleri ile bu hayali senaryoları bilimsel gerçeklermiş gibi insanlara empo-ze etmişlerdir. Ancak 20. yüzyılın ikinci yarısında meydana gelen bilimsel ve teknolojik gelişmeler evrimcilerin tüm düzenlerini altüst ederek, evrimin asla gerçekleşmediğini açık ve kesin olarak ortaya koymuştur.


Evrimin en önemli açmazlarından biri evrimleşmenin hangi mekanizmalarla gerçekleştiği-ni açıklayamamasıdır. Sözgelimi, yazının başında aktardığımız evrim senaryosunda, yarasala-rın büyük bir değişim geçirecekleri, önce kanatlarını yitirecekleri ve ardından su altında yaşamaya başlayacakları iddia edilmekte ve bu iddia hayali bir çizimle de desteklenmeye çalışılmaktadır. Bu çizimde görülen ise yarasaların kanatlarının yerini iki kolun aldığıdır. Bu iddianın bilimsel bir nitelik kazanabilmesi için, yarasanın kanatlarının nasıl olup da bir kola dönüşeceğini, uçan bir memeli olan yarasanın nasıl olup da su altında yaşayabilecek, nefes alabilecek, avlanabilecek nitelikler kazanacağının bilimsel olarak açıklaması gerekir.


Evrimcilerin iddia ettiği bu hayali değişime göre, yarasanın birçok organında önemli değişiklikler meydana gelmeli ve bu değişiklikler son derece amaca yönelik bir sıra izlemelidir. Tamamen ihtiyaçtan kaynaklanan bu değişimlerin öyle bir mekanizma tarafından gerçekleştirilmesi gerekir ki, havada yiyecek ihtiyacını karşılayamayan yarasanın önce kanatlarını kol haline getirip onun karada avlanmasını kolaylaştırmalıdır. Yarasanın karada da yeterli besin bulamadığını görünce ise bu mekanizma, yarasaya solungaçlar ve diğer donanımını da sağlamalı ve yarasayı suyun altında yaşatmalıdır.


Peki ama doğadaki bu hayali yetenekli mekanizma nedir? Evrimciler 150 yıldır doğadaki bu "olması gereken" mekanizmayı tartışmaktadırlar. Ancak doğada var olan hiçbir mekaniz-manın böyle bir dönüşümü gerçekleştiremeyeceği son derece açık ve kesindir. Evrimcilerin evrimleştirici iki mekanizma olarak öne sürdükleri "doğal seleksiyon" ve "mutasyonlar"ın ise aslında böyle bir süreci gerçekleştirebilecek özellikte olmadıkları bilimsel olarak kanıtlanmış bir gerçektir. Bunu evrimciler dahi kabul etmektedirler. Doğal seleksiyon ve mutasyonlar, bu-gün bilim çevreleri tarafından da kanıtlandığı gibi "yeni yaratıklar" oluşturamamaktadır. Bu, bugün bilim çevreleri tarafından kabul görmüş bir gerçektir. (Ayrıntılı bilgi için bkz. Harun Yahya; Evrim Aldatmacası, Hayatın Gerçek Kökeni)


Dahası, doğanın geleceğiyle ilgili bu evrimci iddiaları bizzat doğanın kendi tarihi kesin olarak yalanlamaktadır. Doğa tarihini incelediğimizde karşımıza, evrimin geleceği senaryolarında ileri sürüldüğü gibi "farklı anatomik yapılara evrimleşen" canlılar değil, aksine aynı ana-tomik yapıyı ilk yaratıldıkları andan itibaren yüz milyonlarca yıl boyunca değişmeden koruyan canlılar çıkmaktadır. Bilim adamlarının "stasis" (durağanlık) adını verdikleri bu olgu, her canlı türünde açıkça gözlemlenebilir: 400 milyon yıllık bir balık fosili (örneğin Coalecanth) ile günümüzde yaşayan örneği birbirinden farksızdır. Aynı şekilde yüz milyonlarca yıl öncesine ait yumuşakçalar, solucanlar, böcekler, amfibiler ve kaplumbağaların fosilleri, günümüzdekilerle aynı yapıdadırlar. Harvard Üniversitesi paleontologlarından ve tanınmış evrimci Stephen Jay Gould, bu gerçeği şöyle kabul etmiştir:


"Çoğu tür, dünya üzerinde var olduğu süre boyunca hiçbir yönsel değişim göstermez. Fosil kayıtlarında ilk ortaya çıktıkları andaki yapıları ne ise, kayıtlardan yok oldukları andaki yapıları da aynıdır. Morfolojik (şekilsel) değişim genellikle sınırlıdır ve belirli bir yönü yoktur."82
Dolayısıyla bundan 10, 50 ya da 200 milyon yıl sonra yaşayacak olan canlıların -eğer yaşarlarsa- bugünkülerden farklı olacağını düşünmemizi gerektirecek bir bilimsel delil de yoktur. Çünkü canlılar, fosil kayıtlarının ortaya koyduğu gerçek ile, ilk yaratıldıkları andan itibaren değişmemişlerdir ve bundan sonra da evrimcilerin iddia ettikleri şekilde bir değişime uğramayacaklardır.


3. Evrimin Geleceği Senaryolarının Tek Amacı Evrim Propagandası Yapmaktır


Evrim teorisi, bundan 2 yüzyıl önce -19. yüzyılda- ortaya atılmış ve günümüzde bilimsel bulgularla geçersizliği ortaya çıkmış bir teoridir. Charles Darwin'den bu yana bilimin her alanında ve teknolojide muazzam gelişmeler meydana gelmiştir ve 19. yüzyıldaki evrimcilerin doğruluğuna inandıkları birçok şeyin aslında imkansız olduğu anlaşılmıştır.

 


 

Ancak tüm bunlara rağmen evrim teorisi, diğer köhne teori ve fikirler gibi çöpe atılmamış, aksine büyük bir özenle muhafaza edilmeye çalışılmıştır. Çünkü evrim teorisi, yüzyıllardır, inançsızlıklarına, başıboş ve sorumsuz insan anlayışlarına, maddeye verdikleri öneme bilimsel bir kılıf ve insanların gözünde bir meşruiyet arayan çevrelere sahte de olsa bir destek kazandırmıştır. Bu nedenle büyük umutlar bağladıkları teorilerini bilimsel yöntemlerle savunamayan evrimciler, telkin, göz boyama ve propaganda yöntemleri ile bunu sağlamaya çalışırlar. Konuyu detaylı incelemeyen insanlar ise "bilimsellik" maskesi altında gizlenen gazete ve dergiler, kitaplar vs. aracılığıyla evrimin gerçek olduğuna ikna edilirler.

 

İşte, gelecekte evrim sonucunda oluşacağı iddia edilen, bilim kurgu filmlerinden fırlamış hayali yaratıklar, bu propagandanın bir parçasıdır. Bu, evrimcilerin ilk kez kullandıkları bir yöntem de değildir. Sözgelimi, bilinen evrim savunucularından biri olan Richard Dawkins, "geleceğin insanı"nı çizmiştir. Etkileyici bir görüntü verilmek istenen bu sözde "geleceğin in-sanı" da aynı amaçla ortaya atılmıştır ve hiçbir bilimsel yöntem kullanılmadan tamamen hayal ürünü olarak üretilmiştir. Buradaki amaç yalnızca evrim propagandasını sahte yöntemlerle ayakta tutabilmektir.


Evrimcilerin bu denli bilim dışı yöntemlere, adeta "çocuk kandırma" metodlarına başvurmaları, gerçekte Darwinizm'in bilim karşısında uğradığı yenilginin bir sonucudur. Hiçbir laboratuvar deneyi veya bilimsel gözlem evrim teorisini desteklemediği için, evrimci biyologlar "hayal güçlerini zorlayarak" uydurma canlılar çizmekte ve bu sayede konu hakkında bilgisi olmayan insanları aldatıcı yöntemlerle etkilemeye çalışmaktadırlar. Bunlar, Darwinizm'in son çabalarıdır. İnsanlık, bilim adına utanç verici bir safsata olan bu teoriden çok yakında tamamen kurtulacaktır.


De ki: "Şüphesiz Rabbim hakkı (batılın yerine veya dilediği kimsenin kalbine) koyar. O, gaybleri bilendir." De ki: "Hak geldi; batıl ise ne (bir şey) ortaya çıka-rabilir, ne geri getirebilir." (Sebe Suresi, 48-49)


40 John Ostrom, "Bird Flight: How Did It Begin?", American Scientist, Ocak-Şubat 1979, Sayı 67, s. 47
41 Michael J. Denton, Nature's Destiny, Free Press, New York, 1998, s. 361
42 R. Dduncker, "Development of the Avian Respiratory and Circulation Systems", J. Piper, Respiratory Function in Birds: Adult and Embriyonic, New York: Springer Verlag, 1978, s. 260-273
43 Michael Denton, Evolution: A Theory in Crisis, London, Burnett Books Limited, 1985, s. 210
44 Ruben, J.A., T.D. Jones, N.R. Geist, and W.J Hillenius. "Lung Structure And Ventilation in Theropod Di nosaurs and Early Birds". Science 278: 1267
45 Michael J. Denton, Nature's Destiny, Free Press. New York. 1998, s. 361
46 Michael J. Denton, Nature's Destiny, Free Press. New York. 1998, s. 361-62
47 Engin Korur, "Gözlerin ve Kanatların Sırrı", Bilim ve Teknik, Ekim 1984, Sayı 203, s. 25
48 Stephen. J. Gould, "Not Necessarily a Wing", Natural History, Ekim 1985, s. 12-13
49 Walter j. Bock, "Explanatory History of the Origin of Feathers", American Zoology, 40: sf. 482, (2000)
50 Alan Feduccia, The Origin and Evolution of Birds, Yale University Press, 1999, s. 81
51 Jonathan D. Sarfati, Chapter 4; Dr. Jerry Bergman, "The Evolution of Feathers: A Major Problem for Darwinism" , Technical Journal 17(1), 2003, s. 33-41
52 Prum, R. O. And Williamson, S., "Theory of the Growth and Evolution of Feather Shape", Journal of Experimental Zoology (Molecular Developmental Evolution) 291: 30-57, 2001
53 Prum, R. O. And Williamson, S., "Theory of the Growth and Evolution of Feather Shape", Journal of Experimental Zoology (Molecular Developmental Evolution) 291: 30-57, 2001
54 A. Feduccia, The Origin and Evolution of Birds (New Haven, CT: Yale University Press, 1996), p. 130
55 Michael Denton, Evolution: A Theory in Crisis, Adler and Adler, Bethesda, s. 202,1986
56 Regal, P., "The Evolutionary origin of Feathers", The Quarterly Review of Biology, 50(1): 35-66, 1975:s. 35-36
57 Bock, W. J, "Explanatory History of the origin of Feathers", American Zoology, 40: 478-485
58 A. Feduccia, The Origin and Evolution of Birds (New Haven, CT: Yale University Press, 1996), s. 130
59 A. H. Brush, "On the Origin of Feathers," Journal of Evolutionary Biology, 9:131-142, 1996
60 Martin, L. And Czerkas, S. A., "The Fossil Record of Feather Evolution in the Mesozoic", American Zoology, 40: 687-694, 2000; s. 687
61 Bock, W. J, "Explanatory History of the origin of Feathers", American Zoology, 40: 480
62 "Flying High", An interview with Dr. Andy McIntosh, http://www.answersingenesis.org/home/area/magazines/docs/v20n2_mcintosh.asp
63 Darwin, F., (Ed), Letter to Asa Gray, dated 3 April 1860, The Life and Letters of Charles Darwin, John Murray, London, Vol. 2, s. 296, 1887; 1911 Edition, D. Appleton and Company, New York and London, Vol. 2, s. 90–91.
64 Caroll, R. , Patterns and Processes of Vertebrate Evolution, Cambridge University Press, New York, 1997 s. 306
65 Prof. Dr. Ali Demirsoy, Kalıtım ve Evrim, Ankara, Meteksan Yayınları, s.79
66 "Book Review of Symbiosis in Cell Evolution", Biological Journal of Linnean Society, vol. 18, 1982, s. 77-7
67 D. Lloyd, The Mitochondria of Microorganisms, 1974, s. 476
68 Gray & Doolittle, "Has the Endosymbiont Hypothesis Been Proven?" Microbilological Review, vol. 30, 1982, s.46
69 Wallace-Sanders-Ferl, Biology: The Science of Life, 4th Edition, Harper Collins College Publishers s.94
70 Mahlon B. Hoagland, Hayatın Kökleri, TÜBİTAK 12.Basım, Mayıs 1998, s. 153
71 Whitfield, "Book Review of Symbiosis in Cell Evolution", Biological Journal of Linnean Society, 77-79 (1982) s. 18
72 L.R.Croft, How Life Began, Evangelical Press (1988) s. 93-94
73 Milani, Bradshaw, Biological Science, A Molecular Approach, D.C.Heath and Company, Toronto, s.158
74 David Attenborough, Life on Earth, Princeton University Press, Princeton, New Jersey, 1981, s.20
75 Prof. Dr. Ali Demirsoy, Kalıtım ve Evrim, Ankara, Meteksan Yayınları, 1984, s.8
76 Hoimar Von Ditfurth, Dinozorların Sessiz Gecesi 2, Alan Yayıncılık, Kasım 1996, İstanbul, Çev: Veysel Atayman, s.60-61
77 http://www.tbi.univie.ac.at/Origin/origin_4.html#xtocid1864527
78 "Sex and gender scientists explore a revolution in evolution", 16 Şubat 2003, http://www.eurekalert.org/pub_releases/2003-02/su-sag021003.php
79 "Sex and gender scientists explore a revolution in evolution", 16 Şubat 2003, http://www.eurekalert.org/pub_releases/2003-02/su-sag021003.php
80 Darwin, F., (Ed), Asa Gray'a 3 Nisan 1860 tarihli mektup, The Life and Letters of Charles Darwin, John Murray, London, Vol. 2, sf. 296, 1887; 1911 Edition, D. Appleton and Company, New York and London, Vol. 2, s. 90–91.
81 Pierre Paul Grassé, Evolution of Living Organisms, Academic Press, New York, 1977, s.103
82 S.J. Gould, "Evolution's Erratic Pace", Natural History, vol. 86, Mayıs 1977