"İNSAN BİYOLOJİK BİR MAKİNEDİR” YANILGISI

 

Materyalistler, her şeyin maddeden ibaret olduğu hezeyanları dolayısıyla insanın sadece biyolojik bir makineden ibaret olduğu yanılgısına kapılmışlardır. İnsanın özelliklerini araştıran evrimci bilim adamlarının konuya yaklaşımını da bu yanlış bakış açısı belirler. Çeşitli insan davranışlarıyla ilgili görünen kimyasalları, beyin bölgelerini veya genleri; incelenen insan davranışının "tek" etkin kaynağı olarak yorumlarlar. Ve topluma insanın fiziksel ve kimyasal etkileşimlerle yaşamını sürdüren, "biyolojik bir makine" olduğu propagandasını yaparlar. Ancak 'insan biyolojik bir makinedir' görüşünde derin bir yanılgı söz konusudur. Bu görüşün mantıksal ve bilimsel olarak hiçbir dayanağı bulunmamaktadır.


Bu düşünce kendi kendini çürütmektedir



Darwinistler, insanın bir atom yığını olduğu iddiasındadırlar. "İnsan biyolojik bir makinedir" iddialarına göre şuursuz atomlar bir araya gelmiş ve düşünen, yo-rum yapan, laboratuvarda kendisini inceleyen insana dönüşmüştür. Kuşkusuz ki bu, büyük bir mantık çöküntüsüdür.

Materyalistler, insan aklının da nöronların elektrokimyasal faaliyetlerinin bir ürünü olduğunu varsaymaktadırlar. Ancak nöronlar da nihayetinde, oksijen, karbon, azot ve hidrojen gibi atomların bir araya gelmesiyle oluşmuştur. Dolayısıyla 'insan biyolojik bir makinedir' iddiası, atomların bir araya gelip kendileri hakkında yorumlarda bulunduklarına inanmakla aynı şeydir. Bunun ise ne denli saçma bir düşünce olduğu açıktır. Atomlar, bir çekirdek ve bunun etrafında dönen elektronlardan meydana gelirler ve düşünme yeteneği ile hissetme özelliğine sahip değildirler.
Atomlar neşeyi, sevgiyi, hoşgörüyü, tevazuyu, merhameti hissedemez, kendileri hakkında düşünüp muhakeme yapamazlar. İnsan bilinci, materyalizm için, içinden çıkılması mümkün olmayan bir açmaz oluşturmaktadır. Evrimci biyolog Julian Huxley, nöron faaliyetleri ile bilinç arasındaki ilişkiyi, 'Aleaddin'in Lambası' hikayesindeki madde üstü bir olaya benzetmiştir:


"Bilinçli hal kadar olağanüstü birşeyin nasıl olup da bir sinir hücresinin başlatıcı hareketi sonucu ortaya çıktığı, aynı Aleaddin'in lambası hikayesinde lambanın ovuşturulmasıyla cinin görünmesi kadar anlaşılmazdır..."115
Evrimcilerin "İnsan biyolojik bir makinedir" iddiası, aklın kaynağını beyindeki kimyasal etkileşimlere dayandırmaktadır. Kimyasal etkileşimlerin ürünü olduğu varsayılan bir teorinin ise doğruluğunu bilmek mümkün değildir ve bu sebeple de "insan bir makinedir" iddiası geçersizdir.


Bu düşüncenin propagandasında konu edilen çalışmalar bilimsel olarak güvenilir değildir


İnsanın biyolojik bir makineden ibaret olduğu propagandasının ana unsuru, belli bir davranışı kontrol ettiği iddia edilen genlerle ilgili medya haberleridir. (Örneğin kıskançlık geni, alkolizm geni veya saldırganlık geni vs.) Bu iddialar medyada yüksek sesle ilan edilir ancak istisnasız olarak her biri sessizce çürütülmüştür. Evrimci bilim dergisi Science'da bu konuyla ilgili olarak yayınlanan Genler ve Davranış başlıklı makalede şunlar ifade edilmektedir:


"Bilim adamları belli genlerin veya kromozom bölgelerinin davranış özellikleriyle bağlantılı olduğunu tekrar tekrar iddia ettiler ama elde ettikleri bulgulara [başka çalışmalarda] yeniden ulaşılamaması üzerine bunları geri çekmek durumunda kaldılar... Bu iddiaların hepsi büyük coşkuyla ilan edildi; hepsi popüler medyada sorgusuz sualsiz selamlandı ama hepsi artık itibardan düşmüş durumda."116 (vurgu bize ait)


Laboratuvar gerçekleri, insan davranışlarının genlerle yönetildiği yönünde hiçbir bilgi ortaya koymamaktadır. Ancak medyada genler ve davranışlar arasındaki bağlantı iddialarının abartılı reklamlarla duyurulması toplumda bazı insan davranışlarını yöneten genlerin bulunduğu şeklinde yanlış anlamaya yol açmıştır. "Gen efsanesi" olarak isimlendirilen bu propaganda hiçbir bilimsel dayanağa sahip değildir.
İnsan, şuursuz atomların rastlantısal bir oluşumu veya biyolojik bir makineden ibaret değil, Yüce Allah'ın üstün bir akıl ve sonsuz bir kudret ile var ettiği bir canlıdır. Allah Kuran'da şöyle bildirmektedir:


"Andolsun, Biz insanı, süzme bir çamurdan yarattık. Sonra onu bir su damlası olarak, savunması sağlam bir karar yerine yerleştirdik. Sonra o su damlasını bir alak (embriyo) olarak yarattık; ardından o alakı (hücre topluluğu) bir çiğnem et parçası olarak yarattık; daha sonra o çiğnem et parçasını kemik olarak yarattık; böylece kemiklere de et giydirdik; sonra bir başka yaratışla onu inşa ettik. Yaratıcıların en güzeli olan Allah, ne Yücedir". (Müminun Suresi, 12-14)


Dilin Evrimi Açmazı


Bizler konuşurken düşüncelerimizi dil sayesinde düzenli kalıplar ve karşı tarafın anlayacağı şekilde anlamlı ifadelerle aktarırız. Tüm bunlar son derece özelleşmiş kas hareketleri ve söz dizimi gerektirdiği halde çoğu insan bundan haberdar bile değildir, böyle bir şeyi dikkate bile almayız. Biz sadece konuşmayı 'dileriz'. Konuşmak istediğimizde 100'e yakın kasın uyumlu şekilde kasılıp gevşeyerek sesler, heceler ve kelimeler çıkarması ve özne, yüklem, zamir gibi ögelerin uygun sırada dizilmesiyle karşı tarafın anlayacağı cümleler ortaya çıkar. Bu kadar kompleks aşamalara dayalı bir yeteneği kullanmak için bizim 'dilemek' dışında neredeyse hiçbir şey yapmıyor oluşumuz, konuşmanın biyolojik yapılarla sınırlı bir yetenek olmadığını açıkça göstermektedir.

 

 


İnsanın konuşma becerisi, evrim sürecinin hayali gereklilikleriyle veya hayali mekanizmalarıyla açıklanamayan son derece kompleks bir yetenektir. Evrimciler, uzun çalışmalarına rağmen, son derece kompleks bir yetenek olan konuşmanın, basit hayvansı iletişim şekillerinden evrimleştiği yönündeki iddialarına kanıt göstermede kuşkusuz ki başarısız olmuşlardır. Pennsylvania Üniversitesi'nden David Premack'in, 'İnsan dili, evrim teorisi için bir utançtır' 117 şeklindeki sözleri bu başarısızlığı net bir şekilde ortaya koymaktadır.


Ünlü dil bilimci Derek Bickerton, 'utancın' sebeplerini şöyle özetlemiştir:
"Konuşma insan öncesi bir nesilden gelmiş olabilir mi? Hayır. Hayvan iletişimi yapılarına benzeşmekte midir? Hayır... Hiçbir maymun, yoğun eğitime rağmen, gramer kurallarının köklerine vakıf olamamıştır. Kelimeler nasıl ortaya çıktı, sözlerin dizilişi nasıl ortaya çıktı? Bu problemler konuşmanın evriminin kalbinde yatmaktadır."118



Konuşmak istediğimizde 100'e yakın kas uyumlu şekilde kasılıp gevşer ve dil sayesinde çeşitli kalıplar ve karşı tarafın anlayabileceği anlamlı ifadeler oluşur. Yeryüzünde konuşulan tüm diller söz konusu yapı itibariyle komplekstir ve böyle bir mekanizmanın evrimleşmesi imkansızdır.

Yeryüzünde mevcut tüm diller komplekstir ve bu kompleksliğin kademeli olarak nasıl kazanılmış olabileceği evrimcilerce hayal dahi edilememektedir. İngiltere'nin en fanatik evrimci biyoloğu Richard Dawkins'e göre, en ilkel olarak bilinen kabile dilleri de dahil olmak üzere, Dünya üzerindeki her dil yüksek derecede komplekstir:
"Bu konuda en açık örnek konuşmadır. Hiç kimse nasıl başladığını bilmemektedir... Anlambilim yani kelimeler ve anlamlarının kökeni de eşit derecede belirsizdir. ...dünya üzerindeki binlerce dilin hepsi de çok komplekstir.


Bunun kademeli olarak geliştiğini düşünmeye eğilimliyim, fakat böyle olması gerektiği tam olarak açık değildir. Bazıları, belli bir yer ve belli bir zamanda tek bir zeka tarafından icat edildiğini ve aniden başladığını düşünür."119
W. K. Wilkins ve J. Wakefield adlı iki evrimci beyin araştırmacısı ise bu konuda şunları söylemektedirler:


"Dil evriminin geçiş aşamalarıyla ilgili delil yoktur. Buna rağmen, alternatif fikirleri kabul etmemiz zordur. Eğer türe özgü bazı özellikler parçalara ayrılmış bir şekilde evrimleşmiyorsa, bu durumu açıklamak için iki yol gözüküyor. Ya henüz keşfedemediğimiz bir güç, belki de İlahi bir müdahaleyle, olması gerektiği gibi yerleştirilmiştir. Ya da türlerin gelişiminde nispeten ani bir değişikliğin, belki de bir tür spontane ve yaygın mutasyonun sonucudur... Ama böyle tesadüfi bir mutasyonun rastlantısal doğası, bu iddiayı şüpheli bir hale getiriyor. Daha önce belirtildiği gibi (Pinker and Bloom, 1990), dil gibi kompleks ve görünüşe göre görevlerine bu kadar ideal bir şekilde uygun bir sisteme yol açacak mutasyonun ihtimali yok denecek kadar düşüktür."120


Yoksa onlar, hiçbir şey olmaksızın mı yaratıldılar? Yoksa yaratıcılar kendileri mi?
(Tur Suresi, 35)
Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yarattılar? Hayır; onlar, kesin bir bilgiyle inanmıyorlar.
(Tur Suresi, 36)

Çok karmaşık bir hesaplama gerektirdiği göz önüne alındığında konuşma kuralları insanı hayrete düşürmektedir. İşte bu nedenledir ki, bazı insanlar için konuşma yeteneğinin nasıl kazanıldığı büyük bir sır olarak kalmaktadır. Noam Chomsky bunu şu şekilde ifade eder:
"Konuşmanın oluşumu ile ilgili olarak buraya kadar hiçbir şey söylemedim. Sebebi ise, söylenebilecek çok az şey olması. Dışarıdan görünen birkaç husus dışında, konuşmak büyük ölçüde bir sırdır."121


 

 

Evrimci ön yargılara saplanıp kalmayan birisi için ise konuşma becerisinin kaynağı çok açıktır. Bu yeteneği insana veren Yüce  Allah'tır. Allah insanlara konuşmayı ilham eder ve onları konuşturur. Bu gerçek bir Kuran ayetinde şöyle haber verilir:


... Dediler ki: "Her şeye nutku verip-konuşturan Allah, bizi konuşturdu. Sizi ilk defa O yarattı ve O'na döndürülüyorsunuz." (Fussilet Suresi, 21)


Evrimciler, dilin dayandığı biyolojik yapıların kompleksliğini açıklayamadıkları gibi, dili mümkün kılan bilincin kökenini de açıklayamamaktadırlar. Maddeye hiçbir şekilde indirgenemeyen insan bilinci ve dildeki komplekslik, dilin üstün bir akıl tarafından tasarlandığını, bir diğer deyişle yaratıldığını göstermektedir.
İnsana konuşmayı öğreten Yüce Allah'tır. Allah bir Kuran ayetinde bu durumu şöyle bildirmektedir:


'Ve Adem'e isimlerin hepsini öğretti...' (Bakara Suresi, 31)


Biyocoğrafya Hikayeleri



Türler daha çok belli iklim ve çevre şartlarına sahip alanlarda kümeler halinde yayılım gösterirler. Evrimciler Darwin'den bu yana bu coğrafik dağılımı evrimin bir delili olarak göstermeye çalışmışlardır. Ancak bu yayılım, "ana" canlı kategorileri açısından hiçbir evrim senaryosuna uydurulamamıştır. Çünkü her bir tür, yeryüzünde bir anda, Allah'ın "Ol" emri ile var edilmiştir.

Biyocoğrafya, canlıların yaşam alanlarının haritaları, bu alanların özellikleri, organizmaların yayılmasındaki sorunlar ile yaşam alanlarına göre gruplanmış türler gibi konuları içerir. Bu konuların evrim teorisinin iddialarıyla bir ilgisi yoktur. Nitekim biyocoğrafya konusunda yayınlanan kitaplar da sayfalarının çoğunluğunda evrim teorisi lehinde herhangi bir delil vermeyen verilerle doludur.122
Örneğin canlıların yeryüzündeki dağılımına bakıldığında türlerin genellikle global bir dağılım ortaya koymadıkları görülür. Türler daha çok belli iklim ve çevre şartlarına sahip alanlarda kümeler halinde yayılmışlardır. Evrimciler, Darwin'den bu yana bu yayılımı evrim kanıtı olarak göstermeye çalışmış ancak bu çabalar, coğrafi yayılımın "ana" canlı kategorileri açısından, herhangi bir evrim senaryosuna oturtulamaması yüzünden sonuçsuz kalmıştır.
New York Amerikan Doğa Tarihi Müzesi'nden G. Nelson ve N. Platnick, Sistematik ve Biyocoğrafya isimli uzmanlık kitaplarında, bu alanda yapılan çalışmaları değerlendirmiş ve vardıkları sonucu şöyle açıklamışlardır:
"Bu nedenle biyocoğrafyanın (veya canlıların coğrafi dağılımlarının) evrimin lehinde veya aleyhinde bir delil sunmadığı sonucuna varıyoruz."123
Bu sebeple biyocoğrafyanın bulguları evrim teorisi için bilimsel kanıt oluşturmamaktadır. Evrimcilerin "Bu canlı burada yaşıyor demek ki burada evrimleşmiş, şu canlı da orada yaşıyor demek ki orada evrimleşmiş" gibi iddiaları hayal gücüne dayalı masallardan ibarettir.

 


 

İnsan Aklının Evrimi Propagandası Niye Çürüktür?


İnsan, diğer canlılarla biyolojik açıdan bazı benzerlikler taşısa da, medeniyet kurmuş bir canlı olarak eşsizdir. Üniversiteler, hastaneler, fabrikalar inşa etmiş, devletler kurmuş, besteler yapmış, olimpiyatlar düzenlemiş, uzaya gitmiş olan insan, tüm bunları aklı sayesinde başarmıştır. Evrimciler insan aklının, sözde yaşayan en yakın akrabası olarak kabul ettikleri şempanzelerle ayrıldıktan sonra yaşanan süreçte evrimleşerek bugünkü halini aldığını iddia ederler. Aklın sözde evriminde var olduğunu iddia ettikleri sıçramaları ise beyinde meydana gelen rastlantısal değişimlere ve alet yapımı yeteneğinin geliştirici etkisine dayandırırlar. Bu iddialarını TV belgesellerinde sık sık karşımıza çıkarır ve önce taştan bıçak, sonra da mızrak yapmayı öğrenen hayali maymun adamların hikayesini anlatırlar. Ancak bu propaganda geçersizdir. Bizlere aktarılan senaryolar bilimsel gösterilmeye çalışılmalarına karşın tamamen bilim dışıdır ve tek kaynakları Darwinist önyargılardır. Ve kuşkusuz en önemlisi insan aklının maddeye indirgenemez oluşudur. Bu gerçek materyalizmin geçersizliğini belgeleyerek aklın evrimi iddialarını temelinden yıkmaktadır.



Mutasyonlar, etkili oldukları zaman, yanda görüldüğü gibi organizmada önemli bozukluklar meydana getirirler. Buna rağmen mutasyonların insan aklını geliştirebileceğini iddia etmek, son derece saçma ve bilimsel anlamda olanaksızdır.

Gerçekte aklın evrimle ortaya çıktığını iddia eden evrimciler, ilkel bir akıl seviyesine sahip olmanın neye benzediğini kişisel olarak tecrübe etme ve sözde evrimsel süreçteki şartları tekrarlama imkanına sahip değildirler. Nature dergisinin editörü Henry Gee, bir evrimci olmasına karşın sağduyulu bir yaklaşım göstermekte ve bu tür iddiaların bilim dışı olduğunu açıkça kabul etmektedir:
"Mesela, insanın evriminin, vücudun duruşu, beyin hacmi ile ateş, alet kullanımı gibi teknolojik başarılar ve lisanın ortaya çıkmasını sağlayan el-göz koordinasyonundaki gelişmelere bağlı olarak geliştiği söylenir. Ancak bu gibi senaryolar subjektiftir. Deneylerle asla test edilemezler, öyleyse bilimsel değildirler. Genelde kullanımda olmaları, bilimsel testlere değil, sahiplerinin iddia ve otoritesine dayanır."124
Bu tür senaryolar bilim dışı olmalarının yanı sıra mantıksal açıdan da tutarsızdırlar.

Evrimciler sözde evrimle oluşan akıl sayesinde alet kullanımının başlayıp geliştiğini; alet kullanımı sayesinde de aklın geliştiğini savunmaktadırlar. Oysa böyle bir gelişim ancak insan aklı zaten mevcutken mümkündür. Bu anlatıma göre ilk olarak teknolojinin mi yoksa aklın mı evrimle ortaya çıktığı sorusu cevapsızdır.
Darwinizm'in etkili eleştirmenlerinden Phillip Johnson bu konuda şunları yazar:


"Aklın ürünü olan bir teori, teoriyi üreten aklı uygun bir şekilde asla açıklayamaz. Mutlak doğruyu keşfeden üstün bilimsel aklın hikayesi ancak ve ancak aklı verilmiş bir yetenek olarak kabul ederseniz tatmin edicidir. Aklı kendi icatlarının bir ürünü olarak açıklamaya çalıştığımız anda, çıkışı olmayan aynalı bir koridora girmişizdir."125


Evrimciler, aklın rastlantısal olarak geliştiği iddialarına dayanak olarak iki faktör gösterirler. Birincisi mutasyondur. Ancak mutasyonların aklı evrimleştirdiği iddiasının saçmalığı ortadadır. Mutasyonlar etkili oldukları zaman organizmada önemli bozukluklar meydana getirirler. Beyinde meydana gelmiş ve kişiyi zihinsel faaliyetler açısından daha ileri bir seviyeye ulaştırmış tek bir mutasyon dahi bilinmemektedir. Bu gerçeklere rağmen, mutasyonların insan aklını geliştirebileceğini iddia etmek, yüksekten yere doğru atılan bir radyonun düştüğünde bir televizyona dönüşebileceğini iddia etmek kadar saçmadır.
George Marshall Enstitüsü başkanı Robert Jastrow bu saçma iddianın dayandığı mantığı şöyle ifade eder:


"İnsan gözünün rastlantı ürünü olduğunu kabul etmek zordur; ancak insan zekasının, atalarımızın beyin hücrelerinde meydana gelen rastlantısal tahribatların ürünü olduğunu kabul etmek daha da zordur."126


Darwinistlerce, aklın sözde rastlantısal gelişimine dayanak gösterilen ikinci faktör ise "ortaya çıkma olgusu"dur. Darwinistler bunu, "tesadüf eseri gerçekleşen bir rastlantının, hiç beklenmeyen bir başka şeyin ortaya çıkışına yol açabileceği fikri" olarak tarif etmektedirler. Bunun "klasik bilimsel örneği"nin su olduğunu iddia ederler. Buna göre oksijen ve hidrojen kendi başlarına suya benzer bir özellik taşımamakta, ancak belli oranda birleştiklerinde ortaya çıkan su molekülleri de önceden tahmin edilemeyen özellikler ortaya koymaktadır.
Bu mantığa göre, insan bilincinin kökeninde, beyin kimyasında meydana gelen rastlantısal bir değişimin yattığı varsayılmaktadır.


Ancak bu benzetme sadece bir aldatmacadan ibarettir. Çünkü herkes gayet iyi bilir ki, insan bilinci su örneğindeki gibi kurala bağlı ve basit bir olgu değildir. Örneğin bir insan, yanında olmadığı halde aile yakınlarının görünümlerini ve seslerini hayal edebilir. Elbette görüntü ve seslerini sanki yanındalarmış gibi hissetmesi, beynindeki atomların belli kurallara göre birleşmesinden değil, kendi dilemesinden kaynaklanır. Kısacası beklenmedik özellikler ortaya koysalar da atomlar akıl artışıyla ilgili değildirler.
İnsan aklıyla ilgili Darwinist iddiaları temelinden geçersiz kılan nokta ise, teorinin dayandığı materyalist felsefenin insan aklına açıklama getirme ihtimalinin olmamasıdır.


Modern bilim, insan aklının, materyalistlerin iddia ettiği gibi beyin hücreleri arasındaki alışverişlerden kaynaklanmadığını göstermiştir. Modern teknoloji ürünü gelişmiş tarama cihazları, materyalistlerin, beyinde akıl meydana getiren bir bölge veya süreç beklentilerini boşa çıkarmıştır. İnsan aklına maddeci bir açıklama getirilememektedir.



Beyinde, materyalistlerin umduklarının aksine, akıl ortaya çıkaran bir nitelik ola-mayacağı açıktır. Çünkü atomlar düşünemez, bilemez, hatırlayamaz, sevemez, yorum yapamazlar. Beyindeki kusursuz dünyayı gören, aklın kaynağını oluştu-ran ve "ben benim" diyen varlık, Allah'ın yarattığı ruhtur.

Colin Mc Ginn materyalizmin bu çıkmazını daha açık bir şekilde şöyle dile getirir:
"Uzun bir süredir beden-zihin problemini çözmeye çalışıyoruz. Bütün çabamıza rağmen bir sonuç alamadık. Bu problem gizemini hala sürdürüyor. Bana kalırsa bu sırrı çözemediğimizi samimi bir şekilde itiraf etmenin vakti geldi."127
Matematikçi ve teolog William A. Dembski ise bilince, beyin kaynaklı bir açıklama getirilmesi ümitlerinin tükendiğini şöyle dile getirir:
"Felsefecilerin genel olarak "planlamalı yaklaşımlar" (propositional attitude) adını verdikleri amaçlar ve istekler boyutuna gelindiğinde, bilinç bilimcilerinin bu olguyu nörolojik düzeyde anlamak ümidinden zaten vazgeçmiş oldukları görülür... Materyalizme olan bağlılık sürse de, insan aklını nöron düzeyinde açıklama ümidi artık ciddi bir düşünce değildir..."128



Kim bir iyilikle gelirse, kendisine bunun on katı vardır, kim bir kötülükle gelirse, onun mislinden başkasıyla cezalandırılmaz ve onlar haksızlığa uğratılmazlar.
(Enam Suresi, 160)

Beyinde, materyalistlerin umduklarının aksine, akıl ortaya çıkaran bir nitelik olamayacağı açıktır. Çünkü beyindeki hücreler oksijen, karbon, nitrojen gibi şuursuz atomlardan meydana gelmektedir. Elbette bu atomlar "düşünemez", "bilemez", hatırlayamaz" ve "sevemezler". Ayrıca bu atomlar yeryüzünde yaşamakta olan milyarlarca insanın beyninde aynıdır. Ancak milyarlarca farklı insan, beyinlerinde aynı atomları taşımalarına karşın milyarlarca farklı kişilik ortaya koyarlar. Aynı durumlarda farklı duygu ve düşünceler ortaya koyabilen tüm bu insanları, bir atom yığını kabul eden materyalist felsefenin ne büyük bir safsata olduğu ortadadır.


Modern bilimin bulguları, insana sadece maddeden meydana gelen sorumsuz bir varlık olduğunu söyleyen materyalizmi yalanlamaktadır. Bilimin gösterdiği gerçek, insan aklının temelinde doğaüstü bir bilincin bulunduğudur.
Şüphesiz bu durum, Kuran'da bize bildirilen önemli bir gerçeği doğrulamaktadır. İnsan aklının kaynağı, Yaratıcımız olan Allah'ın insana üflediği ruhtur. Allah Kuran'da bizlere bu gerçeği şöyle haber vermektedir:


Sonra onu 'düzeltip bir biçime soktu' ve ona Ruhundan üfledi. Sizin için de kulak, gözler ve gönüller var etti. Ne az şükrediyorsunuz? (Secde Suresi, 9)
Evrimcilerin Sahte İlahı: Doğa


Evrimciler doğada üstün bir yaratılış olduğu gerçeğini kabul etmekten kaçınmakla birlikte, yaşamın devamını mümkün kılan biyolojik yapılar karşısında hayranlıklarını dile getirmekten kendilerini alamazlar. Ancak bunu yaparken övgüler yağdırdıkları özellikleri, sahte bir ilaha atfederler. Bu sahte ilahın adı 'Doğa'dır. (Allah'ı tenzih ederiz) Evrimcilerin anlatımlarına göre bu sahte ilah canlılara sözde şefkat duymakta, onlara ihtiyaçları olan organları vermekte, yaşamın sürekliliğini sağlamaktadır. Düşünmekte, karar vermekte, durum değerlendirmesi yapmaktadır. Genellikle Tabiat Ana şeklinde başlayan cümlelerle bu sahte ilahtan, doğadan, kişilik ve akıl sahibi bir varlık gibi söz ederler. Buna göre doğa, kimi zaman canlılara ihtiyaçlarını veren bir ana, kimi zaman onlara mükemmel bir işlevselliğe sahip sistemler sağlayan bir mühendis, kimi zaman ise canlı türlerini eleyen ve sözde bunlardan yeni canlılar oluşturan ve bu şekilde türleri evrimleştiren bir seçicidir.

Doğada çok açık bir mükemmellik vardır. Ancak bunun doğaya atfedilmesi çok saçmadır. Evrimcilerin "Tabiat ana"sı, bildiğimiz taş, toprak, su, ağaç, bitki, vs.den oluşur. Acaba bunlardan hangisinin, organeller, hücreler, organlar ve sistemler yaratmaya ve bunlardan milyonlarca farklı canlı türü meydana getirmeye gücü olabilir? Hangisinin canlılara bilinçli ve akıl yüklü eylemler yaptırması mümkün olabilir? Elbette doğanın böyle bir gücü bulunmamaktadır. Doğa, bir yaratıcı güç değil, sadece bir malzemedir.

 


Söz gelimi insana zevk veren bir tablo, her zaman için bir ressamın varlığını gösterir. Mükemmel bir sanat eseri olan bir tabloyu inceleyen birisi tablodan aldığı zevkle 'boyalar ne güzel resimler yapmış, ne güzel desenler yaratmış' demeyecektir. Boyaların kendi başlarına resim yapmaya güçlerinin olmadığı, bir ressam tarafından bilinçli olarak kullanıldıkları ortadadır. "Tabiat ana" gibi kavramlar, ya da "doğa insana şu yeteneği vermiş, doğa insanı böyle yaratmış" gibi klişeleşmiş sözler de, son derece aynı şekilde mantıksız ve aldatıcıdır.



...Sizi de, yapmakta olduklarınızı da Allah yaratmıştır.
(Saffat Suresi, 96)

Tablonun ressama işaret ettiği gibi, doğa da üstün akıl sahibi bir Yaratıcı'nın varlığını gösterir. Kaya, toprak, hava ve su gibi cansız maddelerden meydana gelen doğa; yaşamın devamı için gerekli doğa kanunlarını, yaşamın temelinde bulunan 'bilgi'yi, birbirinden üstün harikalıklarla donatılmış milyonlarca canlı türünü, bir tavus kuşunun tüylerindeki mükemmel renk ve desenleri ve kendisini merak edip araştıran bilim adamlarını var edemez.

 

 

 


Evrimciler, doğada hangi canlı neye ihtiyaç duyuyorsa, bu ihtiyaca hemen cevap veren ona göre sözde bir evrim başlatıp canlıya yeni özellikler katan 'sihirli' bir mekanizma olduğunu sanmaktadırlar. Bu hayali irade, aslında evrimcilerin farkında olmadan tapındıkları tesadüf putudur. Oysa gerçekte putların hiçbir şeye gücü yetmez. 'Doğa'nın da, 'tesadüf'ün de canlılar yaratmak ve bunları geliştirmek gibi bir gücü yoktur.


Doğa, içindeki tüm canlılar ve sistemlerle tüm bunları yaratmaya güç yetiren, sonsuz kudret ve akıl sahibi bir Yaratıcı'nın varlığını işaret eder. Allah sonsuz bilgi ve kudretiyle doğayı var etmiştir ve onu her an ayakta tutmaktadır. O, tüm alemlerin Rabbi'dir, yoktan var edendir. Dilediği an, her birini ve dilediği kadarını daha yeniden yaratmaya güç yetirendir. Yüce Allah Furkan Suresi'nde şöyle buyurmaktadır:


Göklerin ve yerin mülkü O'nundur; çocuk edinmemiştir. O'na mülkünde ortak yoktur, her şeyi yaratmış, ona bir düzen vermiş, belli bir ölçüyle takdir etmiştir.
O'nun dışında, hiçbir şeyi yaratmayan, üstelik kendileri yaratılmış olan, kendi nefislerine bile ne zarar, ne yarar sağlayamayan, öldürmeye, yaşatmaya ve yeniden diriltip-yaymaya güçleri yetmeyen bir takım ilahlar edindiler. (Furkan Suresi, 2-3)


Hiyerarşik Sınıflama Hakkındaki Evrimci Yanılgılar



Evrimciler, canlılar arasındaki hiyerarşik sınıflandırmayı hayali evrimsel sürecin bir kanıtı olarak öne sürmeye çalışırlar. Oysa bu büyük bir aldatmacadır. Örneğin taşıtlar; kara, hava ve deniz taşıtları olarak sınıflandırılabilir. Ancak bu sınıflandırma, elbette ki söz konusu taşıtların tesadüfi bir evrim sürecinde ortaya çıktıklarının bir delili değildir.

Bazı evrimciler canlıların; familya, takım ve alem kategorilerinde hiyerarşik bir sistemle sınıflanabilir olmalarını hayali evrimsel sürecin kanıtı olarak öne sürmektedirler.
Ancak hiyerarşik sınıflamanın bir evrim kanıtı olarak savunulması geçersizdir. Çünkü öncelikle yaşam formlarının hiyerarşik olarak sınıflanabilir olması evrimcilerce ortaya atılıp sonradan doğrulanmış bir öngörü değildir. Modern sınıflama sisteminin babası olan İsveçli bilim adamı Carl Linnaeus, yoktan yaratılışa inanmış bir bilim adamıdır ve bu sınıflamanın yaratılış ürünü olduğunu kabul etmiştir.
Hiyerarşik olarak sınıflanabilir olma özelliği, tasarım ürünlerinin iyi bilinen bir özelliğidir. Örneğin taşıtlar, kara, hava ve deniz taşıtları olarak sınıflandırılabilir, bunlar daha alt kategorilere ve bu alt kategoriler de daha küçük alt kategorilere ayrılabilir. Ancak böyle bir sınıflama, söz konusu taşıtların tesadüfi bir evrim sürecinde ortaya çıktıklarını göstermez.


Nitekim Oxford Üniversitesi zooloğu Mark Ridley, New Scientist dergisinde yayınlanan bir makalesinde, bunu şöyle ifade etmektedir:


"Türlerin hiyerarşik olarak genuslara, ailelere, ve bu şekilde başka kategorilere sınıflandırılabilir olması evrim lehinde bir argüman değildir. Herhangi bir obje grubunu, varyasyonları evrimsel olsun ya da olmasın hiyerarşik olarak sınıflamak mümkündür."129

Yaklaşık 125 milyon yıllık yusufçuk fosili (sağda üstte) ve canlının günümüzdeki örnekleri. Yer katmanlarında bulunan fosiller milyonlarca yıl önce yaşamış olan canlıların, hiçbir değişim göstermeden günümüze ulaştıklarını göstermektedir. Canlılar, ilk yaratıldıkları andan itibaren tıpkı günümüzdeki türdeşleri gibi mükemmel komp-leks yapıdadırlar.

Eğer evrim teorisi doğru olsaydı, türlerin birbirine hayali geçişini gösteren sayısız ara geçiş formu olması gerekirdi. Ancak yeryüzünde sayısız tür olmasına rağmen, bu dönüşümü gösteren tek bir ara form örneği yoktur. Çünkü canlılar ev-rimleşmemiş, yaratılmışlardır.

Sınıflamanın evrim kanıtı olarak kullanılamayacağını gösteren çok önemli bir gerçek daha vardır: Canlılar aleminde birbirinden morfolojik (yapısal) olarak ayırt edilebilir 'türler' bulunması evrim teorisi adına bir çelişkidir.
Nitekim Charles Darwin bu durumun teorisi için oluşturduğu açmazı şu sözlerle ifade etmiştir:
Eğer türler başka türlerden kalıtım yoluyla ve fark edilmeyecek derecede küçük kademelerle ortaya çıkmışsa, neden, her yerde sayısız geçiş formu görmüyoruz?
Neden doğanın bir karmaşa halinde olmadığını, bunun yerine, türlerin belirgin olarak birbirlerinden ayrılabilir olduğunu görüyoruz?130
Türlerin birbirinden ayırt edilebilir olduğu ve biyolojik olarak daha üst hiyerarşiler altında sınıflanabilir olduğu bir canlılar alemi, evrim teorisinin varsayımlarını desteklememektedir.

 

Darwinizm'in, canlılardaki benzerliklerin sebebi olarak öne sürdüğü mekanizmaların, türleri evrimleştirici hiçbir gücünün bulunmayışı dikkate alındığında şu gerçek ortaya çıkmaktadır:
Canlılar arası ilişkilerde Carl Linneaus haklı çıkmış, Charles Darwin yanılmıştır.
Canlılar birbirlerinden tesadüfi olarak evrimleşmemiş, onları Yüce Allah yaratmıştır.


O, gökleri dayanak olmaksızın yaratmıştır, bunu görmektesiniz. Arzda da, sizi sarsıntıya uğratır diye sarsılmaz dağlar bıraktı ve orada her canlıdan türetip yayıverdi. Biz gökten su indirdik, böylelikle orada her güzel olan çiftten bir bitki bitirdik. Bu, Allah'ın yaratmasıdır. ?u halde, O'nun dışında olanların yarattıklarını Bana gösterin. Hayır, zulmedenler, açıkça bir sapıklık içindedirler. (Lokman Suresi, 10-11)


Çaresiz Darwinistlerin Sanal Girişimi: Bilgisayar Simülasyonları



Protein-ilaç etkileşiminin "in silico" metoduyla, yani bilgisayar ortamında geliştirilmiş modeli. Bu modeller bilinçli olarak şekillendirilen ve yönlendirilen programlardır. Böyle bir mekanizmanın doğal seleksiyon ve mutasyonlarla evrimleşmeye delil olarak gösterilmesi ise büyük bir mantık çöküntüsünün ürünüdür.

Darwinistler, bugüne kadar doğada, fosil kayıtlarında veya laboratuvarda canlılardaki kompleks özelliklerin aşama aşama kazanılmış olduğu iddiasını ispatlayabilecek hiçbir bilimsel kanıt gösterebilmiş değillerdir. Bu sebeple senaryolarını sanal alem üzerine geliştirirler. Geliştirdikleri yazılım platformlarında dijital organizmalar kurgulamakta, programı çalıştırmakta ve sonra da heyecanla bunların doğal seleksiyon ve mutasyonlarla nasıl evrimleştiğine dair masallar anlatmaktadırlar. Ancak bilgisayar ortamında (in silico) yapılan bu tip deneyler, bilgisayarların verilen komutları yerine getirebildiğini kanıtlamaktan başka bir iş başarmamaktadır.

 

 


 

Bu deneyler, evrim teorisinin varsaydığı amaçsız, tesadüfi bir süreç değil, bir hedefe doğru bilinçli şekilde yönlendirilen bir süreçtir. Örneğin bu deneylerdeki dijital organizmalar, matematiksel yeteneklerine göre 'ödüllendirilen' küçük bilgisayar programlarıdır. Başarılı işlemler yapan bir dijital organizmanın çoğalarak daha fazla başarı elde edebileceği bilgisayar zamanı kazanmasına izin verilmektedir.
Daha da önemlisi, bir 'dijital' organizma, bir 'biyolojik' organizma için asla bir yedek olamaz. Tek bir ökaryot hücreyi ele alalım ve Darwinistlere soralım: Acaba kurguladıkları atari oyununda, hücrede bulunan şu kompleks yapı, işlev ve/veya süreçlerden hangisinin 'silikon' karşılıkları mevcuttur?

 



Darwinistler, kurguladıkları bilgisayar programlarında hücredeki hiçbir kompleks organelin silikon karşılıklarını geliştirememişlerdir. Bunu yapmaları elbette imkansızdır, çünkü bu sistemler olağanüstü kompleksliğe ve özel bir düzene sahiptir. Allah'ın yarattığı üstün sanat eserleridir.

Çekirdek? Hücre zarı? Sitoplazma? Enzim? Protein? Kromozomlar? Ribozom? DNA kopyalaması? RNA tercümesi? DNA ve RNA'daki hataların düzeltilmesi sistemi? Mitoz bölünme? Mayoz bölünme?...


Biz cevap verelim: Hiçbirinin.


Nitekim Nature dergisinin 9 Ocak 2003 tarihli sayısında kimyacı Steven A. Benner tarafından yayınlanan bir makalede 'sentetik biyoloji'yle ilgili bazı yorumlar yapılmış ve simülasyonların gerçeğe uzaklığını açığa çıkaran şu ifadelere yer verilmiştir:


"Replikasyonu ve evrimi in silico olarak simüle eden bilgisayar modelleri nispeten daha kolaycıdır. Bir bilgisayar programı mutasyona uğrayabilir ama çalışmaya devam edebilir. Ancak gerçek moleküller, yapılarında çok küçük bir değişiklik olsa bile, genellikle dramatik ölçüde değişime uğrarlar."131
Bir bilgisayar uzmanı olan Kevin Kelly'nin şu sözleri ise daha çarpıcıdır:


"Çok kapsamlı incelememize rağmen, kayıtlı tarihte yeni türlerin doğada ortaya çıktığına şahit olmadık. Aynı zamanda ve çok ilginç bir şekilde, hayvan ıslahı çalışmalarında da yeni türlerin ortaya çıktığını görmedik. Buna, meyve sineği çalışmalarında yüz milyonlarca nesilde hiç yeni tür ortaya çıkmaması da dahildir ki bunlarda türleşmeyi ortaya çıkarmak için sinek popülasyonlarına hafif ve yoğun baskılar kasıtlı olarak uygulanmıştır. Ve henüz "tür" teriminin bir anlam taşımadığı bilgisayar yaşamında, bir başlangıç sıçramasının ötesinde fışkıran, tamamen yeni tür çeşitlilik artışı görmeyiz.



Gaybın anahtarları O'nun Katındadır, O'ndan başka hiç kimse gaybı bilmez. Karada ve denizde olanların tümünü O bilir, O, bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez; yerin karanlıklarındaki bir tane, yaş ve kuru dışta olmamak üzere hepsi (ve herşey) apaçık bir kitaptadır.
(Enam Suresi, 59)
Allah'a kavuşmayı yalan sayanlar, doğrusu hüsrana uğramışlardır. Öyle ki, saat (kıyamet günü) apansız onlara geliverince, günahlarını sırtlarına yüklenerek: "Onda (dünyada) sorumsuzca yaptıklarımızdan dolayı yazıklar olsun bize…" derler. Dikkat edin, o işleyip-yüklendikleri ne kötüdür.
(Enam Suresi, 31)

Doğada, ıslah çalışmalarında ve yapay yaşamda varyasyonun ortaya çıktığını görürüz. Ancak daha büyük ölçekli değişimlerin yokluğunda, varyasyonun sınırlarının dar ve genellikle tür içinde sınırlı olduğunu da görürüz… Henüz hiç kimse, fosil kayıtlarında, gerçek yaşamda veya bilgisayar yaşamında, doğal seleksiyonun, kompleksliği bir sonraki seviyeye pompalamasından kaynaklanan geçiş anlarına şahit olmamıştır. Türlerin etrafında bir yerlerde bu kritik değişime engel olan veya onu gözümüzden kaçırmamıza yol açan şüpheli bir bariyer vardır.132


Darwinistleri, sanal dünyada sözde ispatlanan hayallerini terk edip, gerçek dünyayı görmeye ve doğanın gerçeklerinin evrim teorisini yalanladığını kabullenmeye davet ediyoruz.


115 Colin McGinn,'Can We Solve the Mind-Body Problem? Mind, 98 (1989), s. 349; Gerald M. Edelman, Giulio Tononi, A Universe of Consciousness, Basic Books, USA, 2000.
116 C. Mann, "Genes and behavior," Science 264 ; 1687 (1994), s.1686 -1689
117 Swisher III, Roger Lewin,'Java Man', Abacus, London, 2002, s. 205
118 Derek Bickerton, "Babel's Cornerstone," New Scientist (vol. 156, October 4, 1997), s.42
119 Richard Dawkins, Unweaving the Rainbow (Boston, Houghton-Miflin Co., 1998), s.294
120 Wilkins, W.K. & Wakefield, J. (1995). Brain evolution and neurolinguistic preconditions, Behavioral and Brain Sciences 18 (1): 161-226
121 Noam Chomsky, Powers and Prospects, South End Press, Mayıs 1996, s.16
122 Biyocoğrafya alanındaki evrimci tezlerin incelemesi hakkında daha fazla bilgi için bkz. Walter J. Remine,. 'The Biotic Message: Evolution Versus Message Theory, Saint Paul Science; Birinci baskı, 1993, s. 538
123 G. Nelson, N. Platnick, Systematics and Biogeography:Cladistics and Vicariance, Columbia University Press, 1981, s. 223
124 Henry Gee, In Search of Deep Time Beyond the Fossil Record to a New Hıstory of Life The Free Press, A Division fo Simon & Schuster, Inc., 1999, s. 5
125 Phillip E. Johnson, Reason in the Balance: The Case Against Naturalism in Science, Law & Education, Downers Grove, Illinois: InterVarsity Press, 1995, s. 62.
126 Robert Jastrow, "Evolution: Selection for Perfection," Science Digest, Aralık 1981, s.87
127 Colin McGinn, "Can We Solve the Mind-Body Problem?" Mind, 98 (1989), s. 349; Gerald M. Edelman, Giulio Tononi, "A Universe of Consciousness", Basic Books, USA, 2000
128 William A. Dembski, Converting Matter into Mind, 1998, www.arn.org
129 Mark Ridley, 'Who Doubts Evolution?' New Scientist, cilt. 90 (25 Haziran 1981), s.832
130 Charles Darwin, Türlerin Kökeni, Onur Yayınları , Beşinci Baskı , Ankara 1996, s.185
131 "Synthetic biology: Act natural", STEVEN A. BENNER, Nature 421, 118 (9 Ocak 2003)
132 Kelly K., Out of Control: The New Biology of Machines, 1995, s. 475