GENETİK KARŞILAŞTIRMALAR

 

Medyaya sıklıkla yansıyan genetik karşılaştırma çalışmaları, evrim yanlısı, "Karıncayiyen İnsanlara Akraba Çıktı", "Memelilerin Atası Kır Faresine Benziyor" gibi başlıklarla duyurulur. Haberleri okuyan insanlardan birçoğu, çalışmalarda yürütülen metodların yanlışlığından ve bu haberlerin varsayımlardan ibaret olduğundan habersizdir. Bu kişiler genellikle konunun sadece kendilerine sunulan yönüyle, yani evrimi bilimsel bir gerçekmiş gibi yansıtan aldatıcı manşetlerle muhatap olur. Böylece kitlelere, bilim adamlarının evrim teorisini doğrulayan sonuçlara vardığı ve evrim teorisinin güçlendiği yönünde aldatıcı telkinler yapılır. Çalışmalarda kullanılan metodlara ve yapılan varsayımlara bakıldığında ise tüm bu evrimci yorumların bilimdışı bir aldatmacadan ibaret olduğu ortaya çıkar. Çünkü çalışmada ortaya konulan evrimci iddialar, gerçekte evrimci araştırmacılar tarafından en baştan (bu çalışmadan bağımsız olarak) kabul edilmiş varsayımlardan başka birşey değildir.


Evrimcilerin bu çalışmalardaki mantık bozukluğu, "benzerlikler evrimi kanıtlar, o halde bu canlılardaki benzerlikler evrimle ortaya çıkmıştır" şeklinde özetlenebilecek bir kısır döngüdür. Bu sebeple, genetik karşılaştırmaya dayalı evrimci iddialar, evrimcilerin teorilerine körükörüne bağlılıklarından başka birşeyi kanıtlamamaktadır.


Evrimciler kısır döngüde düşünmekte, benzerlikler ise evrim kanıtı oluşturmamaktadır


"Kısır döngüde düşünme", varsayılan birşeyi kanıtlamak için varsayımda bulunma davranışıdır ve felsefede temel bir mantık bozukluğudur. Antropolog Marvin Lubenow, kısır döngüyü aşağıdaki gibi bir hikayeyle örneklendirir:


Şikago'da sokakta yürümekte olan bir adamın sürekli olarak parmaklarını şıklattığı görülüyordu. Sonunda birisi yanına merakla yaklaştı ve neden devamlı olarak parmaklarını şıklattığını sordu. Adam cevap verdi: "Çünkü filleri uzak tutuyor". "Neden ki, bu kentin en az on bin millik (on altı bin kilometre) çevresinde hiç fil yaşamıyor," dedi soran adam.
Parmaklarını şıklatan adamın buna tepkisi ilginçti: "Bak, görüyorsun değil mi, yöntemim ne kadar etkili!"7


Söz konusu kişi bu hikayede, kanıtsız bir varsayımı yani parmak şıklatmanın filleri uzak tutacağı varsayımını kendince en baştan doğru kabul etmekte, sonra da fillerin çevrede bulunmamasını bunun kanıtı gibi yorumlamaktadır. Gerçekte ise elbette filler bu kişi parmaklarını şıklattığı için değil, bu canlılar Amerika doğal yaşam alanlarına dahil olmadığı için orada bulunmamaktadırlar.


Evrimcilerin durumu da, bu kişinin durumu gibidir. Evrimcilerin canlılardaki benzerlikleri evrim kanıtı olarak yorumlamaları da, önce "dünyadaki kırmızı renkli ve üstü açık arabalar aynı fabrikadan çıkmış olmalıdır" diye bir tanımlama yapmak, sonra da her kırmızı renkli üstü açık arabayı "bakın, işte birbirlerine benziyorlar, demek ki aynı fabrikadan çıkmışlar" diye yorumlamak gibidir. Gerçekte ortada buna dair herhangi bir kanıt yoktur; sadece kanıtsız bir varsayım ve bu varsayıma göre yorumlanmak istenen nesneler vardır.


Genetik benzerlikler, kurulmak istenen "evrim şeması"nı alt-üst etmektedir


Bugüne kadar yapılmış genetik karşılaştırmaların ortaya koyduğu genel tabloya bakıldığında, "moleküler benzerlikler" konusunun evrime delil olmadığı, aksine teoriyi çaresiz bıraktığı görülmektedir. South Carolina Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden biyokimya araştırmacısı Dr. Christian Schwabe, moleküler alanda evrime delil bulabilmek için uzun yıllarını vermiş evrimci bir bilim adamıdır.

 



Genetik bilimi, evrimcilerin kurguladıkları evrim şemasını tam anlamıyla ortadan kaldırmıştır. Moleküler benzerlikler, evrime hiçbir delil vermemiş aksine teoriyi çaresiz bırakmıştır. Farklı canlılar arasındaki genetik benzerliklerin ortaya çıkardığı sonuç ise ortak yaratılıştır.

 

Özellikle insülin ve relaxin türü proteinler üzerinde incelemeler yaparak canlılar arasında evrimsel akrabalıklar kurmaya çalışmıştır.
Fakat çalışmalarının hiçbir noktasında evrime herhangi bir delil elde edemediğini pek çok kereler itiraf etmek zorunda kalmıştır. Schwabe, Science dergisindeki bir makalesinde şöyle demektedir:


"Moleküler evrim, evrimsel akrabalıkların ortaya çıkarılması için neredeyse paleontolojiden daha üstün bir metod olarak kabul edilmeye başlandı. Bir moleküler evrimci olarak bundan gurur duymam gerekirdi. Ama aksine, türlerin düzenli bir gelişme kaydettiğini göstermesi gereken moleküler benzerliklerin pek çok istisnası olması oldukça can sıkıcı görünüyor. Bu istisnalar o kadar çok ki, gerçekte, istisnaların ve tuhaflıkların daha önemli bir mesaj taşıdıklarını düşünüyorum."8


Burada şunu belirtmekte fayda vardır: Schwabe, bir evrimci olması sebebiyle canlılardaki moleküler benzerlikleri "moleküler evrim" terimi altında nitelendirmektedir. Oysa, hiçbir bilimsel alanda olmadığı gibi, moleküler alanda da bir evrim söz konusu değildir.
Ünlü biyokimyacı Prof. Michael Denton da moleküler biyoloji alanında elde edilen bulgulara dayanarak şu yorumu yapar:


"Moleküler düzeyde, her canlı sınıfı, özgün, farklı ve diğerleriyle bağlantısızdır. Dolayısıyla moleküller, aynı fosiller gibi, evrimci biyoloji tarafından uzun zamandır aranan teorik ara geçişlerin olmadığını göstermiştir... Moleküler düzeyde hiçbir organizma bir diğerinin "atası" değildir, diğerinden daha "ilkel" ya da "gelişmiş" de değildir... Eğer bu moleküler kanıtlar bundan bir asır önce var olsaydı... organik evrim düşüncesi hiçbir zaman kabul görmeyebilirdi."9


Genetik benzerliklerin gerçek kökeni: Ortak yaratılış


Elbette canlılar arasında moleküler benzerliklerin olması son derece doğaldır; çünkü aynı moleküllerden oluşmakta, aynı suyu ve atmosferi kullanmakta, aynı moleküllerden oluşan besinleri tüketmektedirler. Metabolizmalarının ve dolayısıyla genetik yapılarının birbirine benzemesi de çok normaldir. Ancak bu, onların ortak bir atadan evrimleştiklerinin bir delili değildir.



Evrimcilerin aralarında hayali evrimsel bir bağ kuramadıkları canlılarda bile son derece yakın moleküler benzerlikler çıkması, moleküler biyolojinin Darwinizm'in sonunu getirdiğinin en açık delilidir. Aşağıda farklı canlılara ait gen sayıları görülüyor.

Bu ortak yapılar, aslında Allah'ın tüm canlılarda yarattığı ortak bir yapının ortak malzemeleridir. Ortak yapı, günümüz teknolojisi ile yürütülen tasarım ürünü yapıların başta gelen özelliklerinden biridir. Örneğin farklı modellerde bilgisayarların paylaştığı çip, hard disk gibi ortak yapılar mevcuttur. Ancak, elbette, bu durum bilgisayarların birbirlerinden evrimleştiklerini göstermeyecektir. Canlılarda bulunan ve evrimcilerin spekülasyon malzemesi yaptkları ortak genler ise bilgisayar parçalarından çok daha kompleks ortak yapılar ortaya koyarlar. Örneğin, bir insanın tek bir hücresindeki DNA'da yaklaşık 100.000 ansiklopedi sayfasını doldurabilecek miktarda bilgi saklıdır. Üstelik DNA molekülü, bilgisayar mühendislerini şaşkınlık ve hayranlık içinde bırakan bir mikro-tasarımdır. DNA'daki bu yüklü miktarda bilgi, boyu yaklaşık 2 m'yi bulan, buna karşılık kalınlığı milimetrenin sadece beş milyonda biri kadar olan bir iplikçik üzerinde saklanır.


ABD'deki Güney California Üniversitesi'nden Led Adleman'ın yaptığı hesaplamalara göre, sadece 1 gram DNA molekülü, 1 trilyon CD'ye (compact disc) eş değerde bilgiyi saklayabilmektedir.10 Dahası, bir bilgisayar programı gibi işleyişe sahip olan DNA, teknolojinin çok ötesindedir. Bir karşılaştırma yapacak olursak, dünyanın en karmaşık bilgisayar yazılımlarından Windows kodu açık veya kapalı olarak sadece iki durumda bulunabilen elektronik ikililere dayanır. DNA kodu ise sonsuz varyasyon durumunda bulunabilen analog (benzer) parçalardan meydana gelmektedir. Bu yüzden DNA mantığı, binlerce kişi tarafından yazılmış ve test edilmiş Windows mantığından binlerce defa daha komplekstir. Microsoft'un başkanı ve yöneticisi Bill Gates, "The Road Ahead" isimli kitabında şöyle yazar:


"İnsan DNA'sı, bir bilgisayar programı gibidir, ancak bizim şu ana kadar üretebildiklerimizden çok, çok daha gelişmiştir."11
Açıktır ki, hiçbir akıl sahibi insan, bilgisayarlardaki ortak tasarımların ve Windows XP programının tesadüflerle, başka yapı ve sistemlerden evrimleşerek ortaya çıktığını savunmaz. Bilgisayardan çok daha kompleks olan ortak biyolojik yapıların tesadüfen var olmadığı, tümünü Allah'ın mükemmel özelliklerle birlikte yarattığı apaçık bir gerçektir. Üstün güç sahibi Allah herşeyin Yaratıcısıdır:


"Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbidir, üstün ve güçlü olan, bağışlayandır." (Sad Suresi, 66)


 

 

Genetik Mühendisliği Hakkındaki Evrimci Yanılgılar


Genetik mühendisliği, bir organizmadan alınan genleri izole etme, bu genleri yönlendirme ve başka bir organizmaya katma çalışmalarının yapıldığı alandır. Bilim adamları bu sayede endüstriyel atıkları sindiren bakteriler üretebilmekte, canlıları klonlayabilmekte ve hastalık ve böceklere karşı dirençli bitkiler geliştirebilmektedirler.
Evrimciler bu çalışmalarla ilgili propagandalarında üç yanılgı ortaya koymaktadırlar:


1) Organizmalar arasında aktarılabilir olan ortak genlerin, canlıların ortak bir atadan türediği iddiasını kanıtladığı yanılgısı.
2) Organizmaların genetik mühendislik yoluyla geliştirilebilir olmasının evrim teorisini doğruladığı yanılgısı.
3) Genetik mühendisliğin çalışmalarının 'yaratma' olduğu yanılgısı.
Aşağıda bu yanılgılar açıklanmakta, genetik mühendisliğinin evrimcilerin iddialarını değil gerçekte Yaratılış Gerçeğini desteklediği ortaya konmaktadır.


I. Evrimcilerin genetik mühendislik ile ilgili propagandası en       baştan çürüktür. Bu çalışmaların malzemesi olan genler, son   derece kompleks yapılarıyla evrimi yalanlamaktadır.


Evrimciler, genetik mühendislikle ilgili iddialarında büyük bir çelişki ortaya koymaktadırlar. Genlerin farklı organizmalar arasında aktarılabilir olmasını evrimsel bir sürecin varlığına delil göstermeye çalışmaktadırlar. Gerçekte ise genler, böyle bir sürecin yaşanmadığının en kuvvetli kanıtlarından biridir.


Genler, organizmaya ait özelliklerin bilgisinin, özel bir şifre sistemiyle kayıtlı olduğu molekül zincirleridir. Bu zincirlerin halkalarını, isimlerinin baş harfleri olan A, T, G, C ile ifade edilen ve alfabenin harfleri gibi genetik bilgiyi kodlayan moleküller meydana getirmiştir. Bir geni oluşturan nükleotidlerde meydana gelecek bir sıralama hatası, o geni tamamen işe yaramaz hale getirecektir. Sadece tek bir gen üzerindeki özel dizilim dahi, evrim teorisinin dayandığı tesadüf kavramını kesinlikle yalanlamaktadır. Evrimci bir biyolog olan Frank Salisbury bu durumla ilgili olarak şunları söyler:



Ortak genler, farklı organizmalar arasında aktarılabilir. Çünkü tüm canlıları Al-lah benzer yapılarda yaratmıştır. Darwinistlerin öne sürdüğü ortak kökenin, or-tak ata varsayımına delil oluşturduğu iddiası ise, moleküler biyoloji tarafından bilimsel olarak yalanlanmaktadır.

Orta büyüklükteki bir protein molekülü, yaklaşık 300 amino asit içerir. Bunu kontrol eden DNA zincirinde ise, yaklaşık 1000 nükleotid bulunacaktır. Bir DNA zincirinde dört çeşit nükleotid bulunduğu hatırlanırsa, 1000 nükleotidlik bir dizi, 41000 farklı şekilde olabilecektir. Küçük bir logaritma hesabıyla bulunan bu rakam ise, aklın kavrama sınırının çok ötesindedir.12
Dahası, evrimcilerin asıl olarak genlerin ilk olarak nasıl meydana geldiklerini açıklamaları gerekmektedir. Ancak evrim teorisi, içinde bulunduğumuz 21. yüzyılda bunun açıklamasını yapabilmiş değildir.

 


II. Evrimci yayınlar, ortak yapılar olan genlerin ortak atayı kanıtladığı propagandasını yapmaktadırlar. Halbuki ortak   yapılar, ortak köken göstergesi, dolayısıyla ortak ata 'kanıtı' değildirler.


Ortak genlerin farklı organizmalar arasında aktarılabilir olması, objektif olarak 'ortak köken' göstergesi olarak kabul edilebilir. Ortak köken, Yaratılış Gerçeğiyle tamamıyla uyumlu bir gözlemdir. Çünkü tüm canlıları Allah benzer yapılarda yaratmıştır. Bu konuyu daha iyi açıklamak için günlük hayattan bir benzetme kullanabiliriz: Ortak yapıların farklı tipte tasarımlarda paylaşılması günümüz teknolojisi ile üretilmiş tasarım ürünlerinin başta gelen niteliklerindendir. Örneğin bujilerin, farklı tipte otomobil motorları arasında aktarılıp monte edilmesi mümkündür.
Evrimciler, ortak köken gözlemini ortak ata varsayımının bir kanıtı olarak sunmakla toplumu kasıtlı olarak yanıltmaktadırlar. Darwinist çizgide yayın yapan TV kanallarında bunun örneklerine sık sık rastlamak mümkündür. Buralarda yayınlanan belgesellerde yorumu alınan Darwinist laboratuvar araştırmacıları, canlılar arasında genleri nasıl aktarabildiklerini açıkladıktan sonra 'bunu yapabiliyoruz çünkü kullandığımız canlılar ortak bir atadan evrimleşmişlerdir' masalını anlatmaktadırlar. Böylece kendi varsayımları doğrultusunda yaptıkları yorumu, bir kanıt gibi anlatarak izleyenlerini yanıltmaktadırlar.


Gerçekte ise ortak köken, evrimcilerin ortak ata varsayımına ispat oluşturmamaktadır. Bu konuda ortaya koyabilecekleri hiçbir bilimsel delil yoktur. Hatta moleküler biyoloji bunun imkansızlığını açıkça sergilemiş durumdadır. Bujilerin farklı model otomobillerde paylaşılması, bujinin ya da otomobillerin maddenin evrimleşmesiyle ortaya çıktığını kanıtlamamaktadır. Aynı şekilde, genlerin farklı organizmalar arasında aktarılabilir olması da biyolojik yapıların tesadüflerle ve amaçsız doğa olaylarıyla evrimleştiğini kanıtlamamaktadır. Canlı yapılarındaki benzerliğin sunduğu tek sonuç, Allah'ın, tüm canlıları benzer yapılarda yaratmış olduğu gerçeğidir.


III. Gen mühendisliği ile geliştirilen organizmaların, evrimi doğruladığı yanılgısı


Evrimcilerin, laboratuvar ortamında genlerine müdahale edilen organizmaların gelişimini, örneğin bazı bitkilere böcek ve hastalıklara karşı direnç kazandırılmasını teorilerine kanıt oluşturuyormuş gibi kullanmaları, göz boyayıcı bir propagandadan ibarettir.



Hiç kimse aşağıdaki kumdan kaleye bakıp, "dalgalar ne kadar mükemmel bir düzenleme yapmış" diye düşünmeyecektir. Buradaki kompleks yapı kumdan kale dahi olsa, bu yapı, bunu yapan akıl sahibi bir varlığın delilidir. Fakat Darwinistler, değil kumdan bir kalenin, insana ait kompleks sistemlerin bile tesadüfen meydana geldiğini iddia edecek kadar büyük bir mantık çöküntüsü içindedirler.

 


İnsan beyni, en ileri teknoloji ile üretilmiş bilgisayarlardan çok daha üstün özelliklere sahiptir. Ancak bir bilgisayarın silikon, tel, cam gibi maddelerin rastlantı-lar sonucunda biraraya gelmelerinden oluşamayacağını kabul eden evrimciler, bilgisayardan çok daha üstün olan insan beyninin fosfat, karbon, nitrojen gibi atomların rastlantısal birleşimleri sonucunda oluşabileceğini iddia edebilmektedirler. Kuşkusuz bu, büyük bir çelişkidir.

Evrim teorisi, canlılardaki değişimin hiçbir bilinçli faktör olmaksızın, tesadüfi doğa olaylarıyla kendiliğinden gerçekleştiğini iddia eder. Genetik mühendislik çalışmalarında elde edilen değişimlerin sebebi ise evrim teorisinin varsaydığı bilinçsiz sebeplerden tamamen farklıdır.
Bilim adamları, genleri belli bir amaç doğrultusunda yönlendiren, 'bilinçli bir düzenleyici' konumundadır. Bu insanlar, hücrenin işleyişi hakkında yıllarca eğitim alarak bilgi sahibi olmuşlardır. Çalışmalarının tüm aşamalarını bir planlama doğrultusunda gerçekleştirmekte, kontrollü müdahelelerde bulunmaktadırlar. Dahası bu tür çalışmalar özel laboratuvarlar, teknolojik aletler kullanılarak, tamamen özel olarak tasarlanmış ortamlarda yürütülmektedir.

 

 

 


Bir benzetme yapacak olursak, evrimci bir bilim adamı, eğer deniz kenarında rastladığı kumdan bir kalenin doğal sebeplerle ortaya çıktığına inanıp bunu bilimsel bir iddiaymış gibi öne sürecek olsa, deniz ve rüzgar gibi faktörlerin bu kaleyi nasıl meydana getirmiş olabileceğini açıklamalıdır. Eğer bu açıklamayı rüzgar ve denize dayandırmak yerine kendisinden biraz ileride kumlarla oynayan çocukların hünerlerine dayandırırsa, bu açıklaması geçerli sayılmayacaktır.


Nitekim biyoloji profesörü William D. Stansfield, kendisi bir evrimci olmasına karşın, bu gibi çalışmaların evrim kanıtı olamayacağını –laboratuvarda hücre sentezleme çalışmalarından verdiği örnekle – şöyle kabul etmiştir:

 


Genetik mühendislik çalışmalarında bilim adamları, canlıların zaten var olan genetik bilgilerinden faydalanmaktadırlar. Örneğin denizanasının genini bir zebra balığına yerleştirerek onun ışık saçmasını sağlayan çalışma, zebra balığına zaten var olan ve işlevsel olan bir genin eklenmesi ile oluşturulmaktadır. Burada kesinlikle yeni genetik bilginin var olması, yani evrimleşme söz konusu değildir.

 

Yaratılışı savunanlar, bilimin basit kimyasallardan gerçekten canlı meydana getirebileceği günü iple çekmişlerdir. İddia etmektedirler, ve bunda haklıdırlar ki, böyle bir yaşam-formu insan yapımı olarak bile üretilebilse, bu, doğal yaşam formlarının benzer kimyasal evrimsel süreçlerle geliştiğini kanıtlamayacaktır. 13
Bundan da anlaşıldığı gibi tamamen kontrollü ve yüksek teknoloji ile donatılmış ortamlarda, kimi zaman yüzlerce bilim adamının yıllarca süren çalışmalarıyla sürdürülen genetik mühendisliği evrime delil değildir. Genetik mühendislerinin başarıları, canlıların evrimcilerin iddia ettiği gibi başıboş tesadüflerle meydana gelmesinin mümkün olmadığını göstermektedir.

 

 

 

 

 

IV. Gen mühendisliğinin 'Yaratma' olduğu yanılgısı


Allah'ın varlığını inkar eden materyalistler genetik mühendisliği çalışmalarını ateizm propagandasında kullanmakta ve bunları 'yaratma' olarak yorumlamaktadırlar. (Allah'ı tenzih ederiz)


Burada ateistlerin kavramamakta ısrar ettiği şey, 'yaratmanın' 'yoktan var etme' anlamına geldiğidir. Yaratmak Allah'a mahsustur. Gen mühendisliği çalışmalarında bilim adamları canlıların, Allah tarafından yaratılmış genleri üzerinde değişiklikler yapmakta veya bunları canlılar arasında aktarmaktadırlar. Bu çalışmalarda canlıları geliştirmek için kullanılan genetik bilgi, canlılar aleminde zaten mevcut olan bilgiden kullanılmaktadır. Örneğin bilim adamları, deniz anasının genini bir zebra balığının DNA'sına yerleştirerek bu balığın ışık saçmasını ya da keçinin DNA'sına örümcek geni yerleştirerek keçi sütünden örümcek ipliği üretilmesini sağlayabilmektedirler. Ancak ortaya çıkan canlılar görünürde yeni birtakım özelliklere sahip olsalar da, burada kesinlikle yeni genetik bilgi var olmamış, sadece, zaten mevcut halde bulunan bilgi canlılar arasında ortam değiştirmiştir.


Sonuç: Genetik mühendisliği çalışmaları Yaratılış Gerçeğini destekler


Evrimcilerin genetik mühendisliğiyle ilgili propagandası geçersizdir. Tam aksine, bu alandaki çalışmalar, ortaya koydukları planlanmış kontrollü ortamlar ve amaçlı değişimlerle Yaratılış Gerçeğine destek olur. Bilim adamları gelecekte bir gün, bir canlıyı köklü bir şekilde yeniden tasarlayabilmeyi başarsalar da bu durum değişmeyecektir. Moleküler biyolog Michael Denton, bu gerçeği şöyle ifade eder:

Gelecekte eğer gen mühendisleri canlı sistemleri, proteinden bütün organizmaya kadar, köklü bir şekilde yeniden tasarlamayı başarabilirse, bu sadece, temel altsistemlerin çoğunda neredeyse kesinlikle programlanmış eş zamanlı değişimler gerektirecek olan, bilinçli olarak yönlendirilmiş değişimler yoluyla olacaktır.14

 


Genetik Kod Evrimi Yalanlar


Bir dağın yamacında beyaz taşlarla 'Vatanımızı koruyalım' sözlerinin yazılı olduğunu ve karayolu üzerinde seyreden araçlardaki insanların da bu yazıyı gördüğünü farz edelim. Hiç kimse bu şekilde bir dizilimin yer sarsıntıları ve fiziksel parçalanmanın etkisiyle yuvarlanarak, tesadüflerle meydana geldiğini düşünmeyecektir. Çünkü burada kayalar, kendi doğalarında bulunmayan bir mesaj iletmektedirler. Ve bu mesaj, alfabenin harfleri kullanılarak kodlanmıştır. Buradaki kodlama, belli sembollerin (alfabenin harflerinin) bilgi taşıyacak şekilde eşleştirilmesi yoluyla yapılmıştır. Bir kod ise bir zihnin ürünüdür.

 



En küçük genomda yaşamın mümkün olması için gerekli bilgi içeriğinin rast-lantısal olarak ortaya çıkma ihtimalinin 10186,000'de birdir. Genetik kodun rastlan-tısal olarak ortaya çıkması için ise doğal seleksiyonun, evrensel koda ulaşma-dan önce, 1.40 x 1070 farklı genetik kod keşfetmesi gerektiği hesaplanmıştır. Gerçekleşme ihtimali 1050'de birden küçük olan olaylar, evrenin neresinde olur-sa olsunlar imkansız kabul edilirler.

Alman Federal Fizik ve Teknoloji Enstitüsü'nün yöneticisi Prof. Dr. Werner Gitt, bu gerçek hakkında şunları söyler:
"Bir kodlama sistemi, her zaman için zihinsel bir sürecin ürünüdür. Bir noktaya dikkat edilmelidir; madde bir bilgi kodu üretemez. Bütün deneyimler, bilginin ortaya çıkması için, özgür iradesini, yargısını ve yaratıcılığını kullanan bir aklın var olduğunu göstermektedir... Maddenin bilgi ortaya çıkarabilmesini sağlayacak hiçbir bilinen doğa kanunu, fiziksel süreç ya da maddesel olay yoktur... Bilginin madde içinde kendi kendine ortaya çıkmasını sağlayacak hiçbir doğa kanunu ve fiziksel süreç yoktur."15


Nitekim mantıklı bir cümle şeklinde bir araya gelmiş olan taşları gören insanlar bu durumda bilinçli sebeplerin, örneğin civardaki bir askeri birliğin, zihinlerindeki düşünceyi kayalara bir kod yoluyla uyguladıklarını anlayacaklardır.
Şimdi bu taşları zihninizde milyonlarca kez küçültün ve moleküler ebatta hücrelerinizin çekirdeğinde dizili olduğunu ve 'genetik kod' sayesinde size ait özelliklerin bilgisini sakladığını düşünün. Genetik kod da, kaya örneğinde olduğu gibi, doğada bulunan oluşumları, nükleotid ismi verilen molekülleri sembol olarak kullanır. Ve kayaların taşıdığı mesaj, kayaların kendisinden kaynaklanmadığı gibi, genetik bilgi de bu moleküllerin kendisinden veya herhangi bir doğa kuvvetinden kaynaklanmamaktadır. Dolayısıyla genetik kodun, maddeci bir bakış açısıyla hiçbir açıklaması bulunmamaktadır. Yazar Dean Overman bu konuda şunları söylemiştir:

"Genetik kodun içerdiği bilgi, tüm bilgi veya mesajlarda olduğu gibi, maddeden yapılmış değildir. Anlam, kodun sembolleri veya alfabesinden kaynaklanan bir özellik değildir. Genetik koddaki mesaj veya anlam, madde-dışıdır ve fiziksel veya kimyasal özelliklere indirgenemez, 'materyalizm koddaki anlamı açıklamaz'".16


Genetik kodun tesadüfi oluşumlar arasından amaçsız bir süreçte seçilmiş olma ihtimali yoktur.
Önde gelen bilgi teorisyeni ve biyofizikçi Hubert Yockey, en küçük genomda yaşamın mümkün olması için gerekli bilgi içeriğinin miktarını ölçmüş ve bunun rastlantısal olarak ortaya çıkma ihtimalinin 10186,000'de bir ihtimal olduğunu ortaya koymuştur.17

Yockey, genetik kodun rastlantısal olarak ortaya çıkması için ise doğal seleksiyonun, evrensel koda ulaşmadan önce, 1.40 x 1070 farklı genetik kod keşfetmesi gerektiğini hesaplamıştır. Gerçekleşme ihtimali 1050'de birden küçük olan olaylar, evrenin neresinde olursa olsunlar imkansız kabul edilirler.18


Buraya kadar anlatılanları özetleyecek olursak, genetik kod;
1) Maddeci bir yaklaşımla açıklanamamaktadır,
2) Tesadüfleri kesin olarak reddetmektedir,
3)Bilgisayar teknolojisinden çok daha üstün bir yapı ortaya koymaktadır.

 


Genler son derece komplekstirler ve Darwinistlerin iddia ettikleri şekilde rastlan-tısal olarak ortaya çıkmaları imkansızdır. En küçük bir genomda yaşamın müm-kün olabilmesi için gerekli bilginin içeriğinin tesadüfen ortaya çıkma ihtimali 10186,000'de bir olarak hesaplanmıştır. Bir başka deyişle, böyle bir ihtimal yoktur. Genomdaki bu komplekslik, üstün Yaratılışın en büyük delillerindendir.

Genetik kodla ilgili olarak maddeci bir yaklaşımla açıklanması mümkün olmayan bir dördüncü konu vardır ki, evrimcilere tam bir açmaz oluşturmaktadır. DNA, yalnız protein yapısındaki birtakım enzimlerin yardımı ile eşlenebilir. Ama bu enzimlerin sentezi de ancak DNA'daki bilgiler doğrultusunda gerçekleşir. Birbirine bağımlı olduklarından, eşlemenin meydana gelebilmesi için ikisinin de aynı anda var olmaları gerekir. Hayatın kökeni araştırmalarının tanınmış bir ismi olan John Horgan bu ikilemi şöyle açıklar:


"DNA; yeni DNA üretmek de dahil olmak üzere yaptığı işi, katalitik proteinlerin ve enzimlerin yardımı olmadan yapamaz. Kısacası DNA olmadan proteinler var olmaz, ama DNA da proteinlerin olmadığı durumda oluşmaz."19


Tanınmış evrimci Dr. Leslie Orgel ise, 1994 tarihli bir makalesinde aynı gerçek karşısında şöyle demektedir:
"Son derece kompleks yapılara sahip olan proteinlerin ve nükleik asitlerin (RNA ve DNA) aynı yerde ve aynı zamanda rastlantısal olarak oluşmaları aşırı derecede ihtimal dışıdır. Ama bunların birisi olmadan diğerini elde etmek de mümkün değildir. Dolayısıyla insan, yaşamın kimyasal yollarla ortaya çıkmasının asla mümkün olmadığı sonucuna varmak zorunda kalmaktadır."20

 

 

Evrimciler, genetik kodla ilgili gerçekler karşısında her yönden kuşatılmış durumdadırlar. Nature dergisinin 20 yıl boyunca editörlüğünü yapmış olan Sir John Maddox, genetik kodun kökeni konusundaki çaresizliklerini şu sözlerle ortaya koymuştur:

"Genetik kodun kökeninin, yaşamın kendisinin kökeni kadar belirsiz olması can sıkıcıdır."21
Oysa elbette, genetik kodun kökeni gerçekte belirsiz değil aksine çok açıktır. İnsan, evrimci ön yargıları bir kenara bıraktığında genetik kod ile açıkça anlaşılan en büyük gerçeği; Allah'ın varlığını ve büyüklüğünü derhal görecektir. Ciltlerce ansiklopedik bilginin gözle görülmeyecek kadar küçük bir alanda saklanması, hücrede 'okunması', 'tercüme edilmesi', şuursuz moleküllerin tesadüflerin eseri olarak başlatıp yönetebileceği bir sistem değildir. Yüce Allah genetik kodu sonsuz ilmi ile var etmiştir.


Allah... O'ndan başka İlah yoktur. Diridir, kaimdir. O'nu uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. İzni olmaksızın O'nun Katında şefaatte bulunacak kimdir? O, önlerindekini ve arkalarındakini bilir. (Onlar ise) Dilediği kadarının dışında, O'nun ilminden hiçbir şeyi kavrayıp-kuşatamazlar. O'nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp-kuşatmıştır. Onların korunması O'na güç gelmez. O, pek yücedir, pek büyüktür. (Bakara Suresi, 255)


Genetik kod hücrede nasıl yorumlanır?


Genetik kod, hücredeki bilginin kodlanmasında kullanılan kuralları ifade eder ve protein sentezinde kullanılır. Proteinler, hücrenin faaliyetlerinde çok çeşitli görevler üstlenen moleküllerdir. Bunlar, amino asit adı verilen moleküllerin uç uca eklenmesiyle meydana gelen zincirlerdir. Bedenimizdeki aminoasitler yirmi çeşittir. Amino asitlerin uç uca eklenerek meydana getirdiği proteinlerin sayısı on binleri bulur. Proteinler, kendilerini meydana getiren aminoasitlerin niteliğine göre üç boyutta özel şekiller alarak katlanırlar. Proteinin formu, işlevi açısından kritik derecede önemlidir. Proteinin yapısında meydana gelecek bir bozukluk, ilgili olduğu moleküllere bağlanamamasına yol açar. Bunun sonucunda ise organizmanın yaşamında aksaklıklar hatta ölümcül sonuçlar ortaya çıkabilmektedir.

 



İNSAN GENOMUNUN BELİRLENİŞİ: İnsan kromozomundan alınan DNA kü-çük parçalara bölünür. Bunlar, her biyokimyasal harfin okunabilmesi için oto-matik bir makineye gönderilir. Parçalar okunduktan sonra bilgisayar, eşleşenle-ri bularak bunları bir araya getirir. Tüm sıralama elde edilir, bilim adamları bun-ların arasından genomun yalnızca %3'ünü oluşturan genleri ararlar.

 

Hücrelerimizdeki on binlerce proteinin bilgisi, DNA molekülünde saklanır. DNA molekülü, birbirine sarılmış iki iplikçikten meydana gelir. Bu iplikçikler arasında ve basamaklar halinde nükleotidler yer alır. Bu nükleotidler dört çeşittir ve isimlerinin baş harflerine göre A, T, G ve C ile gösterilir. Bir insan DNA'sında yaklaşık 3.1 milyar nükleotid art arda sıralanır. Bunlar aynı zamanda hücrede sentezlenen proteinlerin bilgisini saklayan 'kimyasal harfler'dir. Bu harfler, her biri bir proteinin bilgisini saklayacak şekilde gruplanmıştır. Bu gruplara "gen" ismi verilir. Bir gen, 50 ila 2000 nükleotidden meydana gelebilir. Genleri meydana getiren harfler ayrıca üçerli üçerli kodonları meydana getirirler. Bir benzetme yapılacak olursa kodonlar kelimeler, genler ise cümleler gibidir. Protein sentezi için hücrenin çekirdeğinde bulunan DNA'daki bilginin kopyalanması ve protein sentezi yapılan organele (ribozom) taşınması gerekmektedir. Bu işlem hücresel makineler sayesinde gerçekleşir. Bu sırada genetik kod sayesinde DNA'daki bilgi 'okunur ve tercüme edilir.'



Bunlar tanımlandıktan sonra, araştırmacılar bunlardan hangisinin hastalıklara sebep olan proteinleri oluşturduklarını bulabilirler. İnsan DNA'sındaki bu sis-tem, olağanüstü kompleksliktedir. Tesadüfen oluşması bir yana, bilinçli şekilde oluşturulması bile mümkün değildir. Genom çalışmaları, kendi bedeninde taşıdığı üstün yapıları anlamada insanın ne kadar zor yol katettiğinin önemli bir delilidir.

 


Eğer DNA'daki bilgileri kağıt üzerine yazılı hale getirseydik, kağıtlar Kuzey Kutbundan Ekvator'a kadar uzanacaktı.

Hücredeki protein sentezi iki ayrı 'alfabe' kullanılarak gerçekleştirilir. Bunlardan ilki, DNA'nın alfabesidir. Proteinin bilgisi, DNA'da A, T, G, C ile gösterilen kimyasal harflerle kodlanır. Diğer lisanın harfleri ise, proteinleri meydana getiren amino asitlerdir.


Bir proteinin bilgisini saklayan bir genin üzerindeki bilgi, transkripsiyon ismi verilen bir işlemle DNA molekülü üzerinden kopyalanır. Ve mRNA (mesajcı RNA) molekülü ile hücrenin ribozom isimli organeline taşınır. mRNA üzerindeki harfler ribozomda üçer üçer, bir diğer deyişle kodon kodon okunur. Bu sırada tRNA (transfer RNA) molekülü, her bir kodonun karşılığı olan aminoasiti protein zincirine eklenmek üzere getirir. Kodonlar okundukça amino asitlerin getirilip eklenmesi devam eder ve sonuçta ilgili protein üretilmiş olur. Bu, aynı zamanda bir tercüme işlemidir. Kodonların her birinin karşılığında ilgili amino asit yerleştirilmekte, bir diğer deyişle DNA diliyle yazılı bilgi bu defa amino asitler kullanılarak protein diliyle yazılmaktadır.


Bu mükemmel sistem ve komplekslik, evrimcileri tümüyle açıklamasız bırakan bir mucizedir. Muhteşem detayları burada ancak yüzeysel olarak özetlenen bu sistem, Allah'ın sonsuz bir ilimle yarattığı bir sistemdir. Bir ayette Allah'ın her şeye hakim olduğu şöyle bildirilmektedir:


Gökten yere her işi O evirip düzene koyar... (Secde Suresi, 5)


Hurda DNA Yanılgısı


Hurda DNA" nitelemesi, evrimcilerin 1990'lı yıllarda ideolojik bir maksatla 'ürettikleri', ancak sonraki bilimsel bulgular karşısında terk etmek zorunda kaldıkları bir kavramdır. 'Hurda DNA' kavramı 5-6 yıl öncesine dek, bilim adamlarının fonksiyonlarını bilmedikleri büyük DNA yığınlarına verdikleri isimdi. Gen olarak tanımlayamadıkları bu çok uzun dizilimlere o an için 'junk DNA' (hurda/çöp/boş DNA) diyorlardı. DNA'nın kendilerince "işe yaramaz" olarak nitelendirdikleri bu dev kısımlarının evrim için delil olduğunu öne sürdüler. İddialarına göre 'Hurda DNA', sözde evrim süresince biriken, ancak artık kullanılmayan DNA kısımlarıydı.

 



Gözlemlenmiş tüm makromutasyonlar, genetik bilgiyi tahrip eden, eksilten etkiler oluşturmuşlardır. Örneğin mutasyona tabi olan insanların fazladan bir kromozomla doğmalarının sonucunda "Down Sendromu" adlı hastalık ortaya çıkar.

Oysa, bu iddia hiçbir bilimsel bulguya dayanmıyordu; yalnızca evrimcilerin kulağına hoş gelen temelsiz bir spekülasyondan ibaretti. Bu yanlışı evrimcilerin literatüre kolayca yerleştirebilmelerinin sebebi ise, o dönemde DNA hakkında çok az şey bilinmesi ve 'Hurda DNA' olarak adlandırılan kısımların işlevinin henüz keşfedilmemiş olmasıydı.


Oysa İnsan Genomu Projesi ve diğer genetik çalışmalarla birlikte, bu kısımların fonksiyonları birer birer keşfedilmeye, ortaya konmaya başlandı. Anlaşıldı ki, hurda olan şey DNA değil, evrimcilerin 'Hurda DNA' yakıştırmasıydı. Amerikan Science dergisinde evrimci Evan Eichler, şu itirafta bulundu: "Hurda DNA deyimi bizim bilgisizliğimizin yansımasından başka birşey değil."22


Aynı şekilde evrimci Bilim ve Gelecek dergisinin Temmuz 2006 sayısında University College London'dan moleküler biyolog Dr. Kenan Ateş tarafından hazırlanan makalede, bir zamanlar "hurda DNA" olarak isimlendirilen ve protein kodlamasına katkıda bulunmayan bölümlerin aslında hücrede çok önemli görevler üstlendiği belirtiliyordu:


Bugünkü bilgilerimize göre, protein (ve tabii ki mRNA) kodlanmasına katılan genlerin exon bölümleri toplam insan genomunun sadece yüzde 1.2'sini meydana getiriyor. Geri kalan yüzde 98.8'lik dev bölüm, protein ve mRNA kodlanmasına katılmıyor. Bugüne dek bu dev bölümün, DNA'nın bir işe yaramayan, hiçbir fonksiyonu olmayan, çer çöp anlamındaki "junk DNA" olduğu söyleniyordu. Oysa son birkaç yılda aralanmaya başlanan ve yepyeni bir dünyaya açılan kapı bunun hiç de böyle olmadığını gösteriyor. Son birkaç yılın yepyeni bulguları, DNA üzerinde, bir işe yaramadığı, hiçbir fonksiyona yol açmadığı söylenen bu sözde fazlalık - çer çöp (junk) bölümlerin de kodlandığını gösteriyor. Protein yapımına katılmayan intron ve DNA'nın genlerin dışında kalan bölümlerinin aslında, hücre ve canlı yaşamında çok büyük görev ve fonksiyonlar üstlendiği görülüyor. Bu dev bölüm çok farklı sayı ve çeşitte, çok küçükten çok büyüğe, deyim yerindeyse bin bir çeşit farklı RNA kodluyor. Yeni bulunmaya başlanan bu RNA'lar doğrudan protein kodlamasalar da, hangi proteinin nerede, nasıl ve ne kadar, ne zaman kodlanacağını; ne zaman durdurulup ne zaman başlatılacağını; hangi genin hangi genle ya da hangi proteinin hangi proteinle birleştirileceğini; nereden nereye götürüleceğini; hangi hücre ve dokunun hangi organda ne kadar ve ne zaman yapılacağını; büyüme ve gelişmenin nerede nasıl düzenleneceğini; kök hücrelerin nerede hangi hücre, doku ve organlara dönüşeceğini; hangi genin hangi koşullarda susturulup çalıştırılmayacağını ya da daha önce sessiz kalıp fonksiyon göstermeyen hangi genin hangi koşullarda yeniden çalışmaya başlatılacağını; bir gen okunurken hangi bölümün okunup hangi bölümün okunmayacağını, ne zaman, nereden nereye atlanacağını; hücrelerin hangi koşullarda çoğaltılacağını ya da öldürüleceğini; ne zaman kanser geliştirileceğini, hücre çoğalma ve bölünmesini, kromozomların yapısını, kısacası canlının biyolojik yaşamının neredeyse tümünün, nasıl düzenleneceğini baştan sona sağlıyorlar. (s.5-6)


Evrimcilerin Hurda DNA kavramı, protein kodlamayan DNA kısımları için uydurulmuş bir kavramdır. Bu kavramın çöküşünü incelemeye, kodlamayan DNA kategorilerini tanımakla başlayabiliriz.


Kodlamayan DNA, bazen genler arasına sıkıştırılmış vaziyette bulunur ve bunlara "intron" adı verilir. Bir diğer kısım kodlamayan DNA, aynı nükleotid dizisinin art arda sıralanmasıyla oluşmuş daha uzun zincirler meydana getirir. Bunlara "tekrarlı (repetitive) DNA" ismi verilir. Eğer kodlamayan DNA üzerindeki nükleotidler, tekrarlayan diziler yerine, genlerdeki karmaşık dizilimi andıracak şekilde sıralanmışlarsa, bu defa "sahte gen" (pseudogene) olarak isimlendirilirler.


Hurda DNA kavramı her üç kategoride de, aşağıda kısaca özetlenen şekilde çürütülmüştür.


1. Hurda DNA kategorisine dahil edilen intronların hücre  faaliyetlerinde hayati roller oynadığı ortaya çıktı.


Evrimcilerin uzun yıllar Hurda DNA zannettiği kodlamayan DNA türü, intronlardır. İntronların özelliği, fonksiyonel genlerin içine sıkıştırılmış olmalarıdır. İntronlar, protein üretimi ve işlevleri sırasında ayrıştırılarak elenirler.
Evrimciler, intronların ilk bakışta protein üretiminde rol oynamamasına aldanmış, bunları Hurda DNA kabul etmişlerdir. Oysa yapılan araştırmalar intronların çok önemli yaşamsal faaliyetlerde rol oynadığını ortaya çıkarmıştır. Günümüzde intronlar artık farklı DNA'lardan meydana gelen ve hücrenin yaşamı açısından hayati derecede önemli rol oynayan kompleks bir karışım olarak kabul edilmektedir.23


The New York Times gazetesinin bilim köşesinde yayınlanan bir yazı, intronlarla ilgili evrimci yanılgıları ortaya koyması açısından ilgi çekicidir. C. Claiborne Ray tarafından hazırlanan ve "DNA: Hurda mı, Değil mi?" başlığını taşıyan kısa yazıda, intronlar üzerinde yapılan araştırmaların sonucu şu cümlelerle özetlenmiştir:
"Yıllar boyu yapılan çalışmalar, intronların hurda olmadığını, bunların aslında genlerin çalışma şeklini etkilediklerini ortaya çıkardı. ...intronlar, şüphesiz, aktif roller oynuyorlar."24


2. Bir "Sahte Gen"in fonksiyonel olduğu ortaya çıktı


Mutasyona uğramış fonksiyonel genler işlevlerini kaybederek, DNA parçaları ortaya çıkarırlar. "Sahte Gen" (Pseudogene), bu DNA parçalarına evrimcilerce verilen isimdir. "Pseudo" kelimesi İngilizcede "sahte, yanıltıcı" anlamında kullanılır. Sahte genlerin evrimciler açısından özel bir öneminin olduğu söylenebilir. Çünkü evrimciler mutasyonların evrim meydana getireceği şeklindeki iddialarının geçersizliğini içten içe kabullenmişler ve sahte genlere de bir tür göz boyama aracı olarak sarılmışlardır.



Darwinistler, mutasyona uğramış genlerin ortaya çıkardıkları DNA parçalarını sahte gen olarak isimlendirerek bunu hayali evrim mekanizmalarının geçmiş bir kalıntısı olarak lanse etmeye çalışırlar. Oysa 2000'li yılların ortaya koyduğu gerçek, söz konusu genlerin işlevsel olduğu yönünde olmuştur. Ve böylelikle Darwinistlerin "Hurda DNA" tanımlamalarının büyük bir aldatmaca olduğu orta-ya çıkmıştır.

Kısaca hatırlayacak olursak, canlılar üzerinde yapılan sayısız deneyde, mutasyonların, etkili oldukları canlılarda daima genetik bilgi kaybına neden oldukları görülmüştür. Bir saate vurulan rastgele çekiç darbelerinin saati geliştirmeyeceği gibi, mutasyonlar da organizmaları asla geliştirmemiş, bir diğer deyişle evrimleştirmemiştir. Evrim teorisinin iddialarının geçerli olması için genetik bilgide artış olması gerekmektedir, oysa mutasyonlar her zaman için genetik bilgiyi azaltmakta, tahrip etmektedirler.
Teorilerine destek gösterebilecekleri bir mekanizmadan dahi yoksun olan evrimciler, sahte genleri hayali evrim sürecinin "hayalet" mekanizmasının işlediğine kanıt olarak göstermeye çalışmışlardır. Evrimciler, protein kodlamayan bu DNA parçalarının sözde evrimin moleküler fosilleri olduğunu iddia etmişlerdir. Bu iddianın tek dayanağı, bu genlerin herhangi bir fonksiyonunun bilinmeyişiydi.
Ta ki 2003 Mayıs’ına kadar.
Sahte genlerin fonksiyonel olduğunu gösteren bir çalışma, Nature dergisinin 1 Mayıs 2003 tarihli sayısında yayınlandı. Araştırmacılar, "İfade Edilmiş Bir Sahte Gen, Homolog Kodlayan Geninin Mesajcı RNA Kararlılığını Düzenliyor" (An expressed pseudogene regulates the messenger-RNA stability of its homologous coding gene) başlıklı yazılarında, bir deneye hazırlanan farelerde gözlemledikleri bir durumu haber veriyorlardı.25 Buna göre bir dizi farenin, Makorin1-p1 ismi verilen sahte genlerinin, genetik olarak değiştirilmesi sonucu farelerde ölümcül mutasyonlar meydana gelmişti. Farelerin böbrek ve kemiklerinin anormal şekilde geliştiği gözlemlenmişti.

 


Sahte gendeki dizilimde meydana gelen bir değişimin farenin organlarını etkilemesinin açıklaması basitti: Bu sahte gen işlevsiz değil, gerekliydi. Bir başka deyişle evrimcilerin iddia ettikleri şekilde "sahte" değildi.
Nature dergisinde bu araştırmayı yorumlayan bir makalede söz konusu çalışmanın, evrimin "moleküler fosilleri" gözüyle bakılan sahte genler hakkındaki yaygın görüşlere meydan okuduğu yazılıyordu.26 Böylece bir evrim efsanesi daha çökmüş oldu ve DNA'nın içinde Allah'ın yarattığı harikalardan biri daha keşfedildi.


3. Tekrarlı DNA kesimlerinin işlevselliğinin ortaya çıkışı ve  Hurda DNA kavramının yıkılışı


Science dergisinin 23 Mayıs 2003 tarihli sayısında yayınlanan bir araştırma, tekrarlı DNA ile ilgili bir işlev ortaya çıkardı. Pensylvannia Eyalet Üniversitesi'nden Wojciech Makalowski tarafından kaleme alınan yazı, evrimci varsayımların çöküşünü belgeler nitelikteydi: "Not Junk After All" (Artık Hurda Değil).



Yeryüzündeki sayısız canlı, kendilerine Allah'ın belirlediği üstün genetik bilgi vesilesiyle mükemmel yapılara sahiptir. Darwinistler, yeryüzündeki olağanüstü çeşitlilik ve komplekslik karşısında açıklamasız kaldıklarından, Hurda DNA gibi sahte iddiaların ardına sığınmaktadırlar. Ancak elbette Darwinistlerin tüm iddi-aları gibi bu da aldatıcı ve çürük bir iddiadır.

Makalowski durumu şöyle özetliyordu:
"Özellikle tekrarlayan elemanlarla ilgili olan Hurda DNA görüşü 1990'lı yıllarda değişmeye başladı... Şimdilerde giderek daha fazla sayıda biyolog tekrarlayan elemanlara genomik hazine olarak bakıyor. Bu rapor gösteriyor ki tekrarlayan elemanlar 'Hurda DNA değil', ökaryotik genomların önemli, birleştirici bileşenleri. O halde tekrarlayan DNA "Hurda DNA" olarak isimlendirilmemeli."27
Bu gerçek, evrimcilerin sığındıkları bir başka iddianın daha geçersizliğini gözler önüne sermiştir. Dikkat edilirse, Darwinistlerin, evrim teorisine delil olarak öne sürdükleri her iddia, sürekli onlar için bir hüsrana dönüşmektedir. Çünkü onların dayanakları, kendi iddiaları gibi sahtedir. Sahte olan her din, her hurafe gibi, Darwinizm de kendi iddialarıyla birlikte mutlaka yok olacaktır.


İşte böyle; çünkü Allah, hakkın ta Kendisi'dir. O'nun dışında, onların taptıkları ise, şüphesiz batılın ta kendisidir. Gerçekten Allah, yücedir, büyüktür. (Hac Suresi, 62)


Sonuç:


Bazı yayınlarda zaman zaman Hurda DNA kavramı altında evrim propagandasının sürdürüldüğü görülmektedir. Bu iddialar ancak söz konusu yayınlar adına bilgisizliğin yansımasının devam ettiğini göstermektedir. Bu yayınlar, eğer gerçekten bilimsel gelişmeleri aktarmayı hedefliyorlarsa, üzerlerine düşen görevin, Darwinist hurafeleri yaymak değil, biyoloji bilgisinin ortaya koyduğu gerçekleri bildirmek olduğunu bilmelidirler.


mtDNA Analizleri Neden Güvenilmezdir?


Mitokondriyal DNA, hücrenin mitokondri isimli organelinde bulunur. Bu organel, hücre için bir enerji santrali görevindedir ve çekirdekteki DNA'dan ayrı olarak, kendi DNA'sına sahiptir. Bir halka biçiminde bulunan mtDNA, aynı zamanda evrimciler için de bir spekülasyon konusudur.
Evrimciler, mitokondriyal DNA'ların kalıtımsal olarak çeşitlenmesini bir "evrim" olarak yorumlar ve bu varsayımı moleküler saat ismini verdikleri bir başka varsayımla birleştirirler. 1965 yılında ortaya atılan moleküler saat hipotezi, nükleotid ve proteinlerdeki dizilimde, zaman içinde sabit aralıklarla değişimlerin yaşanacağı, dolayısıyla mtDNA değişimleri analiz edilen canlıların, hayali ortak atadan ne zaman ayrıldıklarının bulunabileceği yönünde bir varsayımdır.
Ancak burada, mtDNA'da bulunan ve canlıları sabit zaman aralıklarında değişime uğratan bir tür saat mekanizmasının bulunduğu anlaşılmamalıdır. Bir canlının fosilleşen kemikleri, çok çabuk dejenere olan DNA moleküllerini barındırmaz. Dolayısıyla DNA molekülünün doğa tarihinin incelenmesi söz konusu değildir. Evrimciler canlıların tarihini kendi dogmalarına uyarlama çabaları açısından böyle bir varsayımı "pratik" bulmaktadırlar, hepsi o kadar.
Her şeyden önce, tüm bu varsayımlar evrim teorisine hiçbir bilimsel kanıt oluşturmamaktadır. Örneğin moleküler saat analizine göre insanla şempanzenin 10 milyon yıl önce birbirinden ayrılmış olması gerektiğini iddia eden bir evrimci, zaten bu çalışmasına iki canlının "evrimsel akraba" olduğu inancına körükörüne bir bağlılıkla başlamıştır. Burada kısır döngü içinde düşünülmektedir ve varsayım üzerine varsayım inşa edilerek yapılan bu tip çalışmalar, evrimcilerin kendi inançlarını tekrarlamalarından öteye geçememektedir.
Daha önemlisi, mtDNA'nın kalıtımıyla ilgili son bulgular, önceden tahmin edilen kalıtım ilkelerinin yanlış olduğunu ortaya çıkarmıştır ve bunları esas alan evrimci iddiaları temelsiz bırakmaktadır.


Evrimciler, mitokondriyal DNA analizini -hücrede enerji sağlamakla görevli ve kendi DNA'sına sahip bir organel olan- mitokondrinin sadece anne tarafından aktarıldığı, böylelikle mitokondriyal DNA parçalarındaki değişimlerin anne, anneanne, büyük anneanne vs. kanalıyla en eski ataya kadar izlenebileceğini varsayarak yaparlar. Oysa mitokondrinin sadece anne yoluyla aktarıldığı fikri artık bir efsaneden ibarettir. Çünkü mitokondrinin babadan da aktarılabileceğini gösteren bilimsel bulgular ortaya çıkmıştır.
1999 yılında Proceedings of the Royal Society dergisinde yayınlanan iki ayrı makalede bu varsayımın geçersizliği ortaya konmuştur. Malezya'nın küçük bir adasında yaşayan insanların hücrelerinde babadan aktarılmış mitokondrilere rastlanmıştır. Nature dergisi evrimci bir yayın organı olmasına karşın bu bulguların "mitokondriyal DNA varsayımlarını haksız çıkardığını" şöyle itiraf etmiştir:



Mitokondri (hücredeki enerji üreten organel) DNA'nın küçük bir parçasına sa-hiptir (aşağıda kırmızı ile gösterilen sarmal). Yakın zamana kadar, hücre çekirdeğindeki DNA'dan farklı olarak mitokondriyal DNA'nın yalnızca anneden aktarıldığı düşünülmekteydi. Ancak mitokondriyal DNA'nın nadiren de olsa babadan aktarıldığının anlaşılması, bu konudaki evrimci spekülasyonları geçersiz hale getirmiştir.

"Mitokondri aktarımında babadan geçen DNA ihtimali, tarih öncesi olayları zamanlandırmada insan mitokondriyal DNA'sından faydalanılan birçok evrimsel ve moleküler antropolojik çalışmanın yeniden değerlendirilmesi anlamına gelebilir."28


Benzer bir haber 2002 yılında New Scientist dergisinin internet sitesinde yayınlanmış ve Danimarkalı bir hastanın mitokondrilerini %90 oranında babadan aldığının anlaşıldığı bildirilmiştir. Sitede, bunun, evrim biyologlarının varsayımlarına vurduğu darbe şu şekilde aktarılmıştır:


"Evrim biyologları, türlerin birbirinden ayrılmasını mitokondriyal DNA dizilerindeki farklılıklardan yola çıkarak tarihlendiriyorlardı. Mitokondriyal DNA'nın çok nadiren de olsa babadan aktarılması, çalışmalarının çoğunu geçersiz kılmaya yeterli olacaktır."29


Son olarak, Annals of Human Genetics dergisinde çıkan bir yazıda bugüne kadar basılmış tüm mitokondriyal DNA analizlerinin yarısından çoğunun hatalı bulunduğu bildirilmiştir.30 Habere göre evrimcilerin başvurduğu mitokondriyal DNA veri bankaları hatalı işlenmiş bilgilere dayanıyordu. Peter Forster isimli araştırmacının ortaya çıkardığı bu durumu Nature dergisi şöyle haber veriyordu:


"Hatalar o kadar yaygın olabilir ki genetikçiler insan popülasyonları ve evrim çalışmalarında yanlış sonuçlara varıyor olabilirler. Forster'ın, dizilimlerin değişimine göre oluşturulan evrim ağaçlarını kapsayan hata araştırma yöntemi, bu hataların çapını eksik tahmin ediyor olabilir."31
Böylece Forster'ın bu tespitiyle birlikte, evrimcilerin çalışmalarında kullandıkları istatistiki verilerin güvenilmezliği bir kez daha pekişmiştir.


Buradan da anlaşılacağı gibi günümüzde yaşayan insanların genlerine bakıp tamamen hatalı bir yöntemle sürdürülen ve sadece evrimci ön yargılarla yorumlanan genetik analizler evrime bir kanıt değildir. Mitokondriyal DNA analizlerinin tutarsızlığını ispatlayan somut bilimsel kanıtlar, bu alandaki evrimci iddiaları boşa çıkarmaktadır.


Dogmatik Evrimcilerin Kuşların Kökenine Dair Son Masalı: Dört Kanatlı Dinozor
Çin'de ele geçirilen tüylü dinozorlar üzerinde tamamen spekülatif, zorlama bazı yorumlar yapılmakta ve bunlar yaygın bir medya propagandasıyla topluma bilimsel gerçeklermiş gibi sunulmaktadır.


Böyle bir medya propagandasının konusu olmuş söz konusu fosillerden biri Microraptor gui'dir. Çin'de bulunan ve M. gui olarak isimlendirilmiş fosil örneği, 23 Ocak Perşembe tarihli Nature makalesinde 32 tanımlanmış, bunun "dört kanatlı bir dino-kuşa" ait olduğu ve bu soyu tükenmiş canlının uçabildiği ileri sürülmüştü.
Kuşların dört kanatlı dinozorlardan evrimleştiği masalı ve M. gui, değişik aralıklarla yayınlanan makale veya haberlerde, Darwinizm propagandasında malzeme olarak kullanılmaktadır. Ancak bilinmelidir ki, ne bulunan 'dört kanatlı bir dino-kuş' fosili, ne de bir başka bilimsel bulgu, 'kuşların evrimi' iddiasına kanıt oluşturmaktadır. Bu propagandayı geçersiz kılan bilimsel gerçekler şu şekildedir:


1. Söz konusu fosilin yaşı 130 milyon olarak hesaplanmıştır. Bu tarih, en eski uçucu kuş Archaeopteryx'ten 20 milyon yıl daha gençtir. Bu durum, Microraptor gui'ye evrimcilerce yakıştırılan "kuşların atası" ünvanı adına açık bir çelişki oluşturmakta, dolayısıyla bunun bütünüyle uydurma olduğunu göstermektedir.



Uzun zaman boyunca evrimci spekülasyonlara malzeme olan ve bir ara form olarak lanse edilmeye çalışılan ama bilimsel araştırmalar sonucunda mükemmel uçuş yeteneğine sahip tam bir kuş olduğu anlaşılan 150 milyon yıllık Arc-haeopteryx fosili (solda) üstte ise kuşun temsili bir resmi görülüyor.

Archaeopteryx, günümüzden 150 milyon yıl önce yaşamıştır ve bilinen en eski kuş türüdür. Archaeopteryx'ten önce yaşadığı bilinen, fosili bulunmuş başka hiçbir kuş yoktur.(*)
Archaeopteryx'in uçuş anatomisi, birçok açıdan günümüz kuşlarınınkine benzer: Günümüz uçucu kuşlarındakinin aynısı olan asimetrik tüyleri, kusursuz kanat yapısı, günümüz kuşlarında olduğu gibi hafif ve içi boş olan iskelet yapısı; uçuş kaslarını destekleyen göğüs kemiği ve diğer pek çok özelliği, bilim adamlarını Archaeopteryx'in oldukça başarılı bir şekilde uçan bir kuş olduğuna ikna etmiş durumdadır.


Archaeopteryx'in günümüz kuşlarında görülmeyen iki özelliği ise gagasındaki dişler ve kanatlarındaki pençelerdir. Evrimciler bu özelliklere dayanarak Archaeopteryx'i bazı sürüngen özellikleri gösteren, ilkel bir kuş olarak göstermeye çalışmışlardır. Ancak bazı günümüz kuşlarında kanat pençeleri olduğu bilinmektedir. Archaeopteryx'in dişlerinin ise sadece bu türe özgü olmadığı, tarihte "dişli kuşlar" olarak tanımlanabilecek başka türlerin de yaşadığı, diğer fosil bulgularından anlaşılmaktadır.


Tüm bunlar nedeniyle, Archaeopteryx'i "ilkel kuş" olarak tanımlayan evrimci tezin yanlış olduğu, canlının günümüz kuşlarına çok benzediği artık bilim adamlarınca kabul görmektedir. Bu konudaki en önde gelen otoritelerden biri olan Kansas Üniversitesi profesörü Alan Feduccia'nın belirttiği gibi "Archaeopteryx'in çeşitli anatomik özelliklerini inceleyen yeni araştırmacıların pek çoğu, bu canlının daha önce hayal edilenden çok daha kuş-benzeri olduğunu göstermiştir."

Archaeopteryx hakkında yürütülmüş olan Darwinist propaganda ise yanlıştır; yine Feduccia'ya göre "Archaeopteryx'in Theropod dinozorlara olan benzerliği çok büyük ölçüde abartılmıştır."33 Peki Archaeopteryx'in uçma beceresine sahip en eski kuş oluşunun, M. gui ile ilgili propagandaya uygulamaları nelerdir? Açıktır ki, kuşlar bundan 150 milyon yıl önce de zaten vardılar. Zaten uçuyorlardı. O halde, eğer evrimciler "kuşların atası" olarak bir takım adaylar öne sürmek istiyorlarsa, bunların 150 milyon yıldan da yaşlı olmaları gerekir.
Sözünü ettiğimiz gerçek, "dört kanatlı dino-kuş" furyasının son derece yüzeysel ve hatalı olduğunu göstermeye tek başına yeterlidir. Çünkü "kuşların ilkel atası" olarak gösterilmek istenen ve adına M. gui denen fosil 130 milyon yıl yaşındadır. Yani Archaeopteryx'ten 20 milyon yıl daha gençtir. Kuşkusuz, bir fosilin, kendisinden 20 milyon yıl önce zaten uçucu kuşlar var iken, "kuşların ilkel atası" olarak gösterilmesi, bir çocuğun büyükannesinden daha yaşlı olduğunu öne sürmeye benzer ki, bunu savunmak tümüyle saçmadır.
2. Microraptor, anatomik olarak dinozorlara benzemektedir. Parmak sıraları da bu benzerlikle uyumludur. Microraptor'dan   evrimleştiği öne sürülen kuşların parmak sıraları ise  dinozorlarınkinden önemli derecede farklıdır. Parmak sırasındaki bu farklılığın ata-torun ilişkisi çerçevesinde açıklanması mümkün değildir ve bu durum M. gui'nin, kuşların atası olduğu tezine çok ağır bir darbe vurmuştur.


Evrimcilerce "Dört Kanatlı Kuş" olarak propagandası yapılan M. gui'nin dinozor olduğunu anlamak için elimizde birçok delil vardır. M. gui'nin elindeki parmak sıraları, kuşlardaki gibi 2-3-4 diziliminde değil, 1-2-3 dizilimindedir ve arka ayaklarında, Dromaeosaur'ların (144 milyon ila 66.4 milyon yıl önce yaşamış küçük ve orta boylu etçil dinozor grubu) karakteristik özelliği olan öldürücü pençe mevcuttur.34 Böyle farklı parmak sıralarına sahip M. gui ile kuşlar arasında ata-soy ilişkisi kurmak evrimci bir bakış açısından bile mümkün değildir.
Dr. Alan Feduccia, kuşların dinozorlardan evrimleştiği tezine şiddetle karşıdır. Feduccia parmak sırasındaki farklılıkla ilgili olarak şunları söylemiştir:


"Bu [parmak sırasındaki farklılık ] dinozorların modern kuşların atası olduğunu iddia edenler için yeni bir problem oluşturuyor. Örneğin iki, üç ve dört parmaklı bir kuş eli nasıl olur da yalnız bir, iki ve üç parmaklı bir dinozor eline evrimleşir? Bu neredeyse imkansızdır."35
Kuşlar ile dinozorlar arasındaki anatomik farklılıklar parmak sırası ile sınırlı değildir. Genel olarak, kuşların anatomisi, ataları olduğu öne sürülen dinozorlardan -dolayısıyla M. gui'den- derin farklılıklarla ayrılmaktadır. Öyle ki, Dr. Alan Feduccia, bu farklılıklara dikkat çekerek kuşların dinozorlardan evrimleştiği teorisini yüzyılın utancı olarak tanımlamaktadır:


"25 sene boyunca kuşların kafataslarını inceledim ve dinozorlarla aralarında hiçbir benzerlik görmüyorum. Kuşların dört ayaklılardan evrimleştiği teorisi, paleontoloji alanında 20. yüzyılın en büyük utancı olacaktır."36
3. M. gui ile ilgili bilimsel gelişmeler, bu canlının havada süzülme kapasitesinin önceden tahmin edilen şekilde olmayabileceğini    göstermiştir.



Darwinistler uzun zaman boyunca, Microraptor gui'nin bir dinokuş olduğu pro-pagandasını yaptılar. Ancak bilimsel gerçekler, Darwinistlerin bu sahte delilini de kesin olarak yalanlamış durumdadır. Geçmişte, dinozorlardan kuşa geçişi sağlayan bir evrim yaşanmadığından, kuşkusuz bunu destekleyecek bir fosil delili de bulunmamaktadır.

M. gui'nin Nature'da tanımlanmasından kısa bir süre sonra, bu canlıyla ilgili senaryoya bilim dünyasından itirazlar yükselmeye başlamıştır. M. gui, başlangıçta yaygın bir medya propagandasıyla uçucu bir canlı olarak tanıtılmışsa da, birçok bilim adamı daha sonradan bu canlının aslında uçamayacağı yönünde yorumlar yapmıştır. M. gui'nin bu son yorumlar karşısındaki düşüşü National Geographic dergisinde şöyle özetlenmektedir:


"Ancak bilim adamları M.gui’nin havalanacak kadar hızlı koştuğunu düşünmüyor. Ayrıca nasıl bir engelli koşucu uzun etek giyip koşmaya kalkarsa tökezler, ayak tüyleri M. gui’yi de aynı şekilde tökezletmiş olabilir. Bilim adamlarına göre bu bol tüyler belki de uçan sincaplarda olduğu gibi paraşüt etkisi yaratıyordu.


Başka bilim adamları bu yeni fosilden tam olarak ne sonuçlar çıkarmaları gerektiğini bilmiyor, ancak bu hayvanların ağaçtan ağaca süzülürken uçmaya başladığı varsayımına da itiraz ediyorlar: Daha kolayı varken kanatlarınızı çırpıp niye enerji harcayacaksınız ki? Ayrıca bazı araştırmacılar M.gui'nin ayak tüylerinin süzülerek bile olsa uçmaya elverişli olmadığını öne sürüyor."37


Evrimcilerin bu konu ile ilgili olarak karşı karşıya kaldıkları zorluk, bu canlıyı hiçbir zaman gerçekleşmemiş bir evrim senaryosuna dahil etmeye çalışmalarından kaynaklanmaktadır. Onlar, bu ve bunun gibi konularda zorluklar yaşamaya devam edeceklerdir çünkü tüm diğer canlılarda olduğu gibi, M. gui de evrimleşmemiş, tüm üstün özellikleri ile bir anda yaratılmıştır.
Kısaca özetleyecek olursak, bu itirazların bilimsel gerekçeleri şu şekildedir:


a) Kuşların pelvis kemiği, M. gui'nin havada süzüldüğü varsayımını reddetmektedir.
Evrimcilerin bu canlıyı uçuşun sözde evrimiyle ilişkilendirmesinin görünürdeki nedeni ön ve arka bacaklarında sahip olduğu tüylerdir. Bazı evrimciler bunun, ağaçlarda yaşayan ve ön ve arka bacaklarını yanlara açarak ağaçtan ağaca süzülebilen bir canlı olduğunu öne sürmektedir. M. gui'nin medyada yayınlanan rekonstrüksiyon resminde arka bacakların yanlara açık olduğu ve yere yatay şekilde durduğu görülmektedir. Oysa M. gui'nin arka ayaklarının yanlara açılabileceğini düşünmenin bir temeli yoktur. Kuşlarda arka ayakların yanlara doğru 180o açılması pelvis kemiğinin anatomisi yüzünden imkansızdır.


b) M. gui'nin bacaklarında olduğu varsayılan tüylerin bacağa bağlı olup olmadığı tartışmalıdır. Dahası bunlar kuş uçuşunu engelleyici niteliktedir ve bu yüzden kuşların uçuşunun sözde evrimsel kökenini destekleyebilecek bir kanıt oluşturmamaktadır.


Berkeley'deki California Üniversitesi Paleontoloji Müzesi Başkanı Kevin Padian, Bioscience dergisinin Mayıs 2003 sayısında yayınlanan bir makalesinde M. gui'nin uçuşun kökenine delil oluşturduğu tezine karşı çıkmış ve M. gui'nin anatomisinin bu senaryoya oluşturduğu engelleri sıralamıştır.38


Birincisi, Padian M. gui'de bulunduğu iddia edilen arka bacak tüylerinin bacağa gerçekten bağlantılı olup olmadığı konusunda ikna olmadığını belirtmektedir[**]. İkincisi, bunlar bacağa bağlantılı olsa bile, M. gui'nin iddia edilen süzülme hareketinin kuşlardaki güçlü kanat uçuşuna evrimleşmiş olabileceğine delil gösterilebilecek hiçbir dayanak yoktur. Kuşlar uçuş sırasında arka ayaklarını kullanmamakta ve bunları, tekerleklerini çeken bir uçak gibi, geriye uzatıp sabit tutmaktadırlar. M. gui'nin bacak tüyleri ise bunu imkansız hale getirmektedir. Nitekim Padian, "bacak tüylerinin daha gelişmiş kuşların kullandıkları uçuşun evrimiyle gösterilebilir hiçbir bağlantısı bulunmamaktadır" yorumunu yapmaktadır.


Nature dergisinin editörü ve aynı zamanda bir paleontolog olan Henry Gee ise, "Dört kanat, süzülmek için mükemmel bir tertiptir ama kuvvetli, çırpmalı uçuş için değil" diyerek M. gui'nin süzülme hareketiyle kuş uçuşunun ilgili olduğu iddiasına katılmadığını ifade etmektedir.39


Sonuç:
Evrimcilerin M. Gui'ye dayandırdıkları, dört kanatlı kuş propagandaları, bilimsel dayanaktan yoksun, hayali varsayımlardan ibarettir. Darwinistlerin kuşların evrimi iddiasını bilimsel bir gerçek olarak savunmalarının temelinde bilimsel gerçekler değil, evrime olan körü körüne bağlılıkları yatmaktadır.
Allah bir ayetinde şöyle buyurmaktadır:


Kendileri yaratılıp dururken, hiçbir şeyi yaratamayan şeyleri mi ortak koşuyorlar? (Araf Suresi, 191)


 (*)225 milyon yıl yaşındaki Protoavis adı verilen bir fosilin "en eski kuş" olduğu yönünde bir iddia var olsa da, bu yaygın kabul gören bir tez değildir.
(**)Çin'de ortaya çıkarılan dinozor fosillerinin sahip olduğu yapılar, evrimcilerce tüy olarak yorumlanmakta ve kuşların dinozorlardan evrimleştiği iddiasına kanıt olarak sunulmaktadır. Halbuki son bir çalışma, ölü bir canlının kas liflerinin deforme olarak fosilleşmesiyle tüye son derece benzeyen bir görünüm ortaya koyabileceğini göstermiş, böylelikle evrimcilerin "tüylü dinozor" yorumunu karanlığa sürüklemiştir.

7- Marvin Lubenow, Bones of Contention: A Creationist assessment of the human fossils, Baker Books, 1995, s. 19t
8-Christian Schwabe, "On the Validity of Molecular Evolution", Trends in Biochemical Sciences, c. 11, Temmuz 1986
9-Michael Denton, Evolution: A Theory in Crisis, London: Burnett Books, 1985, s. 290-91
10 John Whitfield, "Physicists plunder life's tool chest", 24 Nisan 2003, http://www.nature.com/nsu/030421/030421-6.html
11 Bill Gates, Chairman and Chief Executive Officer, Microsoft Corporation, "The Road Ahead," [1995], Penguin: London, Revised, 1996, s. 228
12 Frank B. Salisbury, 'Doubts about the Modern Synthetic Theory of Evolution', American Biology Teacher, Eylül 1971, s. 336
13 William D. Stansfield, Professor of Biological Sciences, California Polytechnic State University, 'The Science of Evolution,' [1977], Macmillan: New York NY, 1983, Sekizinci baskı, s. 10-11
14 Michael Denton, Nature's Destiny, Free Press, 1998, s. 321
15 Werner Gitt, In the Beginning Was Information, CLV, Bielefeld, Germany, s. 107,
16 Dean L. Overman, A Case Against Accident and Self-Organization Rowman & Littlefield Publishers, 1997
17 Hubert Yockey, Calculating Evolution, Vol. 3 No. l, Cosmic Pursuit , 2003, s. 28
18 Emil Borel, Elements of the Theory of Probability, Prentice Hall, Eaglewood Cliffs, New Jersey, 1965
19 John Horgan, "In the Beginning", Scientific American, cilt 264, Şubat 1991, s. 119
20 Leslie E. Orgel, "The Origin of Life on Earth", Scientific American, cilt 271, Ekim 1994, s. 78
21 'The Genesis Code by Numbers,' Nature , 367:111, Ocak 1994
22 Service, R.F., Vogel, G, Science, 16 Şubat 2001
23 R. Nowak, "Mining Treasures from 'junk DNA ", Science 263 (1994): 608
24 "DNA; Junk or Not", The New York Times, 4 Mart 2003
25 Hirotsune, S., Yoshida, N., Chen, A., Garrett, L., Sugiyama, F., Takahashi, S., Yagami, K., Wynshaw-Boris, A., and Yoshiki, A. 2003. An expressed pseudogene regulates the messenger - RNA stability of its homologous coding gene. Nature 423: 91-96
26 Lee, J. T. 2003. Molecular biology: Complicity of gene and pseudogene [News and Views] / 78 Emile Zuckerkandl, "Neutral and Nonneutral Mutations: The Creative Mix-Evolution of Complexity in Gene Interaction Systems,' Journal of Molecular Evolution 44 (1997): S2-S8, Nature 423: 26-28
27 Wojciech Makalowski, "Not Junk After All", Science, Volume 300, Number 5623, 23 Mayıs 2003
28 Fathers can be Influential too, 18 Mart 2003: http://www.nature.com/nsu/990318/990318-5.html
29 Mitochondria can be inherited from both parents , 23 Ağustos 2002: http://www.newscientist.com/news/news.jsp?id=ns99992716
30 Forster, P. M., Annals of Human Genetics, 67, 2-4, 2003
31 Error reports threaten to unravel databases of mitochondrial DNA, Carina Dennis: http://www.nature.com/cgi-taf/DynaPage.taf?file=/nature/journal/v421/n6925/full/421773a_fs.html
32 Xing Xu, Zhonghe Zhou, Xiaolin Wang, Xuewen Kuang, Fucheng Zhang, Xiangke Du, "Four-winged dinosaurs from China", Nature, 421, 335 - 340
33 Alan Feduccia, The Origin and Evolution of Birds, Yale University Press, 1999, s. 81
34 Justin Costa Rica, "M. gui: Bird or Dinosaur? A look into the therapod dinosaur-bird evolution debate"
http://www.ndsu.nodak.edu/instruct/ashworth/webpages/g491/2003presentations/justin costarica/Seminar.htm
35 "En Son Delil: Devekuşu Araştırması Dino-Kuş Hikayesini Çürütüyor", http://www.harunyahya.org/Makaleler/devekusu.html; David Williamson, "Scientist Says Ostrich Study Confirms Bird 'Hands' Unlike Those Of Dinosaurs", EurekAlert, 14 Ağustos 2002, http://www.eurekalert.org/pub_releases/2002-08/uonc-sso081402.php
36 Pat Shipman, "Birds Do It... Did Dinosaurs?", New Scientist, 1 Şubat 1997, s. 28
37 Christopher P. Sloan, "Lord of the Wings", National Geographic, Mayıs 2003
38 Kevin Padian, "Four-Winged Dinosaurs, Bird Precursors, or Neither?", BioScience,Vol: 53 No: 5 s: 450 - 452 39 Gee, H., "Fossil boosts trees-down start for flight", Nature Science Update; Perspective on Ref.1, 23 Ocak 2003.